Serenad bana şunu hissettirdi:
İnsan bazen bir ömür boyunca tek bir hatanın içinde yaşar.
Maximilian Wagner’in hikâyesi, büyük bir aşkın değil; affedilemeyen bir geç kalmışlığın hikâyesi. Nadya’yı seviyor ama sevgi yetmiyor. Doğru yerde, doğru zamanda, doğru gücü bulamadığında aşk bile insanı kurtaramıyor. Wagner aslında karısını değil, kendisini kurtaramıyor.
Maya Duran ise bana modern insanın yalnızlığını düşündürdü. Hayatı var ama anlamı yok. İşe gidiyor, eve dönüyor, annelik yapıyor ama içinde sürekli bir boşluk var. Wagner’in hikâyesini dinledikçe fark ediyor ki kendi yaraları küçük değil, sadece henüz derinleşmemiş.
Struma faciası romandaki en ağır yer. Çünkü burada suçlu bir kişi değil; koca bir sessizlik var. Kimse elini uzatmıyor, kimse sorumluluk almıyor ve sonuçta yüzlerce insan göz göre göre ölüme gönderiliyor. Bence asıl kötülük burada:
İnsanların kötü olmasında değil, iyi olanların susmasında.
Romanın sonunda Wagner’in intiharı beni rahatlatmadı. Tam tersine içimde büyük bir ağırlık bıraktı. Çünkü bu ölüm bir çözüm değil, geç kalınmış bir itiraf gibiydi. İnsan bazen affedilmek ister ama affı isteyecek kişiyi çoktan kaybetmiştir.
Serenad bittiğinde şunu düşündüm:
Bazı insanlar hayatlarını yaşar, bazıları ise hayatlarının hesabını verir.
Wagner ikincisiydi. Maya ise belki henüz seçim aşamasında…