Uzun zaman sonra bir kitap incelemesi yazmak istedim.
Öyle her bitirdiğim kitaptan sonra değil;
bazı kitaplar vardır ya, biter ama sende kalır…
İşte bu kitap onlardan biri.
Ağzımda tuhaf bir tat bıraktı.
Ne tam acı, ne tam tatlı.
Hafif mayhoş bir tat belki…
Hani insanın içi burkulur ama bir yerinden de ferahlar ya;
son sayfayı kapattığımda tam olarak öyle hissettim.
Hem hüzünlendim hem de içimde sessiz bir sevinç oldu.
Bu kitapta iki hayat var.
İki yalnızlık.
İki yara.
Ve bu yaralar aynı evin içinde buluşuyor.
Selime Teyze…
Aslında kimsesi varken kimsesiz kalan bir kadın.
Çocukları var ama yalnız.
Varlığın içinde yokluk çekenlerden.
Yıllar içinde yavaş yavaş yalnızlaştırılmış, sessizliğe bırakılmış.
Kalabalık bir hayatta tek başına kalmış biri.
Meltem ise bambaşka bir yerden yalnız.
Onun yalnızlığı yokluktan geliyor.
Annesinin onu bırakıp gidişinden.
Tutunacak bir yer arayıp bir türlü bulamayışından.
Yokluğun içinde daha da çoğalan bir yokluk bu.
Aradıkça kaybolan, buldukça eksilen bir hâl.
Kitap bana şunu düşündürdü:
Herkesin ancak kendine yetebildiği bir çağdayız.
Herkes dertli ama kimse kimseyi gerçekten dinlemiyor.
Dinler gibi yapıyoruz belki;
ama çoğu zaman karşımızdakinde kendimizi arıyoruz.
Ağladığımız şey bile bazen karşımızdaki değil,
kendi içimizde dokunduğumuz bir yer oluyor.
Kimse kimseye yetemiyor.
İnsan kendine bile yetemiyorken
anne babasına, çocuklarına nasıl yetsin?
Meltem’e çok sevindim.
Biraz olsun iç huzurunu bulmasına,
kendine bir yer açabilmesine gerçekten sevindim.
Ama Selime Teyze…
Onun hikâyesi içimde yarım kaldı.
Yazar bilinçli mi bıraktı bilmiyorum ama
keşke Selime Teyze’nin hikâyesi devam etseydi.
Bu kitabın bir seri olmasını çok isterdim.
Çünkü Selime Teyze çok oturmuş bir karakter.
Cümleleri yerli yerinde.
Kelimeleri ağır ama doğru.
Onunla aynı masaya oturup sohbet etmeyi isterdim.
Beni dinler miydi bilmiyorum ama
onun konuşmasını dinlemek isterdim.
Çünkü kitabın tam ortasından konuşuyor.
Hayatın içinden, süslenmeden, eğilip bükülmeden…
Yıldız diye bir kızı var Selime Teyze’nin.
Meltem’le öyle benziyorlar ki…
Sanki biri geçmişten, biri bugünden aynı yalnızlığın yankısı gibi.
Bir evin içinde geçen belki birkaç saatlik bir karşılaşma,
iki hayatın, iki ömrün özeti gibi anlatılmış.
Bir ömrü birkaç saate sığdırmış yazar
ve biz okurken her şey gözümüzün önünde canlanıyor.
Kısacası bu kitap bana şunu hissettirdi:
Bazı hikâyeler bağırmaz.
Sessizce oturur yanına.
İçini açmaz ama içini görmeni sağlar.
Ve evet…
Bitince geriye o tuhaf tat kalıyor.
Mayhoş, buruk ama gerçek.
Şermin YaşarAltı Harfli Bir TatlıAybüke