Tanpınar’ın Huzur’u için bir aşk romanı demek devasa bir okyanusu sadece bir bardak suyla anlatmaya benzer. Evetmerkezde Mümtaz ile Nuran’ın o imkansızlığa meyilli estetik ve mağrur aşkı var ama bu aşkın arkasında kuca bir imparatorluğun enkazı ve yeni bir kimlik arayan bir toplumun sancısı gizli.
Kitabı okurken Mümtaz’ın zihninde dolaşmak istanbul’un her sokağını bir musiki eseri gibi dinlemek demek. Tanpınar bize şunu hissettiriyor Huzur, aslında ulaşılan bir yer değil huzursuzluğun içinde verilen beyhude bir moladır. Mümtaz, hem doğunun o kadim ve derin ruhuna hem de batının felsefesine ve sanatına aşık bir aydın olarak, bu iki dünya arasında sıkışıp kalmışlığın en zarif temsilcisi.
Benim için bu romanın en özgün tarafı eşyanın ve mekanın ruhu olduğunu kanıtlamasıdır. Boğazın suları eski konakların tozlu pencereleri ve bir radyo kanalı mahzun bir şarkı çaldığında değişen ruh halleri. Tanpınar, zamanı kronolojik bir akış olarak değil, Bergsonvari bir yaklaşımla, iç içe geçmiş anlar bütünü olarak kurguluyor.