Ahmet Ümit bu romanında polisiye türünü antik trajedilerin ve mitolojik arketiplerin içine öyle bir yerleştirmiş. Okurken kendimi hem bir cinayet davasının ortasında hemde Zeus Altarı'nın basamaklarında bir kurban gibi hissettim.
Kitabın en sarsıcı yanı binlerce yıl önce yazılmış mitlerin aslında bugün hala damarlarımızda aktığını göstermesi. berlin emniyet müdürü Yıldız Karasu’nun peşine düştüğü katil sadece bir suçlu değil aslında insanlığın en eski yarası olan babalar ve oğullar arasındaki bitmek bilmeyen o otorite savaşının bir yansıması. Ahmet Ümit bize şunu soruyorTanrılar gerçekten gökyüzüne mi çekildi, yoksa öfke ve kibir maskeleriyle aramızda mı dolaşıyorlar?
Benim için bu kitabın özgünlüğü Berlin’in modern ve soğuk havasıyla Bergama’nın (Pergamon) güneşle yıkanmış o kadim toprağını aidiyet temasıya birbirine bağlamasında yatıyor. Göçmenlik, ırkçılık ve köklerini arama çabası Zeus’un gök gürültüsüyle birleşip sarsıcı bir toplumsal eleştiriye dönüşüyor.