Kitabı elime aldığımda atmosfer beni hemen içine çekti. I. Dünya Savaşı sonrası, Antarktika’nın kıyısında, haritada bile olmayan bir adada tek başına bir yıl geçirmek... Kulağa tam bir inziva gibi geliyor değil mi? Ama işler hiç de öyle gitmiyor; gece olduğunda denizden gelen o "kurbağa suratlı" yaratıkların saldırısıyla her şey bir hayatta kalma savaşına dönüşüyor.
Ancak şunu söylemeliyim ki, kitapta yeni bir şey yok. Issız bir adada medeni insanların başka birine dönüşü hikayesi son derece tanıdık. Kitap güzel edebi cümlelerden oluşsa da klişelerle dolu bir film senaryosunu andırıyor.
Kitabın felsefi tarafına gelirsek, aslında her şey Nietzsche’nin o meşhur uyarısında düğümleniyor: "Canavarlarla savaşan kişi, kendisinin de bir canavara dönüşmemesine dikkat etmelidir. Uçuruma uzun süre bakarsan, uçurum da senin içine bakar". Karakterlerimiz tam olarak bunu yaşıyor. Caffó (Gruner), eski, gaddar ve hiçbir ahlaki kuralı takmayan o sömürgeci zihniyeti temsil ederken; bizim isimsiz kahramanımız başta modern ve barışçıl görünse de zamanla tam bir Caffó kopyasına dönüşüyor.
Aradaki dişi yaratık Aneris ise kitabın en can alıcı noktası. O bir karakterden ziyade, bu iki adamın arzularını, korkularını ve içlerindeki vahşeti yansıtan bir ayna gibi. Kahramanın kitabın sonunda canavarlarla diyalog kurmak isteyip bir yandan da Aneris’i tokatlaması, insanın o medeniyet maskesinin ne kadar ince olduğunu gösteren acı bir çelişki.
Kitabın sonu ise tam bir döngü; roller değişiyor ama hatalar hep aynı kalıyor. İnsan doğasının karanlığına bir yolculuk yapmak isterseniz okunur ama "yepyeni bir şey" beklemeyin derim.
sabitfikir.com/elestiri/canava...
Soğuk DeriAlbert Sanchez Pinol · Jaguar Kitap · 20181,772 okunma