Zülfü Livaneli’yle tanışmam Serenad sayesinde olmuştu. O kitabı ilk okuduğumda uzun süre etkisinden çıkamamıştım. Livaneli’nin o sade ama derin dili, tarihi olayların ortasında insanın kalbine dokunan hikâyeleri beni büyülemişti. Sonra arka arkaya diğer kitaplarını okudum. Her biri ayrı bir dünyaydı: kimi zaman politik, kimi zaman felsefi ama hep insani… Bu yüzden “Bekle Beni” çıktığında içimde tarifsiz bir merak vardı. “Ustalık eseri” diye tanımladım kendimce ve beklentim daha da büyüdü.
Ama romanı bitirdiğimde hissettiğim şey ne yazık ki beklentimin karşılığı olmadı. Hatta biraz burukluk, biraz da hayal kırıklığıydı. Çünkü bu kez Livaneli’nin o tanıdık sesini duymakta zorlandım.
Roman 60’lı yılların Türkiye’sinde geçiyor. Siyaset, hapishane, baskılar, idealler… Hepsi bildiğimiz, tarih kitaplarında gördüğümüz, ama Livaneli’nin kaleminden çıkınca farklı bir anlam kazanacağını düşündüğüm konular. Fakat bu kez hikâye bir türlü içime işlemedi. Karakterlerle aramda bir mesafe kaldı. Onların acılarını, korkularını, umutlarını hissetmek istedim ama sanki camın arkasından izliyormuşum gibiydi.
Livaneli genelde insanın iç sesini, duyguların gölgesindeki o kırılgan anları çok güzel anlatır. Ama bu romanda anlatının odağı daha çok dönemin politik havasına kaymış gibiydi. Okurken zaman zaman bir roman değil de bir dönemin tanıklığıymış gibi hissettim. Edebî olarak önemli olabilir, ama duygusal olarak beni yakalayamadı.
Bir sahnede, karakterlerden biri hapishanede beklerken dışarıdaki dünyayı, özgürlüğü düşünüyor. O an yüreğimin sıkışmasını bekledim; Livaneli’nin o derin, içe işleyen cümleleriyle bir şeylerin içimde kıpırdanmasını… Ama olmadı. Cümleler güzel, anlamlı, ama soğuk. Duygu geçmiyor.
Livaneli bu romanda felsefeye ve filozoflara da sıkça atıfta bulunuyor. Sartre, Camus, hatta Nietzsche’den izler var. Ancak bu göndermeler, hikâyenin dokusuna tam olarak yerleşememiş hissi veriyor. Felsefi alıntılar, karakterlerin düşünce dünyasını derinleştirmek yerine sanki dışarıdan iliştirilmiş gibi duruyor. Oysa Livaneli’nin önceki romanlarında bu tür düşünsel katmanlar hikâyenin içinde daha doğal akardı. Bekle Beni’de ise felsefe, hikâyeye yön veren bir iç ses olmaktan ziyade, romanın temposunu yavaşlatan bir entelektüel süs gibi kalmış. Belki de bu yüzden, kitabın düşünsel derinliğiyle duygusal yoğunluğu arasındaki denge tam kurulmamış.
Yine de Livaneli’nin kalemini, insanlık haline bakışını seviyorum. “Bekle Beni”yi beğenmemiş olsam da, onun dünyasına dönmekten vazgeçmeyeceğim. Belki bir sonraki romanında o eski sesi, o duygusal derinliği yeniden bulurum.
Bekle BeniZülfü Livaneli · Can Yayınları · 202518,2bin okunma