Puan vermedi·134 syf.····Okunma: 09 Ocak 2026 15:44 Kitabın deneme türünde olması açıkçası beni biraz çekingen kılmadı değil. Okudukça içine alan ama bazı bilgi eksikliklerinden ötürü anlamadığım noktalar da oldu. Tek bir konu ile birçok konuya değinen bir kitap. Kimlik ile başlayıp geçmişe, tarihe, dine, dile vb. birçok konuya değinmiş yazarımız. Kitabı kendi içinde dört bölüme ayırmış ve her bölüm kendi konusunda özelleştirilmekle beraber birbirinin destekleyicisi nitelikte. Okuma noktasında anlaşılır bir dile sahip. Altını çizmediğim sanırım çok az sayfa vardır, hayran kaldığım tespitleri oldu. Ayrıca görüşlerinin keskin olmaması, eleştirilerini iki tarafında açısından bakarak değerlendirmesi beni memnun eyledi. Bu tarz metinlerde objektif davranmak zordur ama yazar büyük ölçü de sağlamış bunu.
Kitabın içeriğine gelmeden evvel kimlik ne anlama gelmektedir ona bakalım. Kimlik, Osmanlı Türkçesi’nde “Hüviyet” yani “öz, varlık, benlik” anlamlarına gelmektedir. Bir diğer anlamı da yaklaşık 1600 “Aynılık, birlik, aynı olma hali” Fransızca’dan identite (14. yy.) Orta Çağ Latincesinden identitatem “Benzerlik, aynı” dan gelir. Kitabın isminin neden Ölümcül kimlik olduğuysa bu tanımlardan kolayca anlaşılacaktır diye düşünüyorum. Kişinin benliğinin, özünün, varlığının tek bir aidiyete/ögeye indirgenmesi onun kimliğine sahtelik katar, kimliğini öldürür. Sanırım bu kitabı yazmak da ancak çift kimliği olan bu yazara düşüyordu ve o bunu başarılı bir şekilde aktarmış.
Kitap kendi içinde dört bölüme ayrılıyor. Bölüm bölüm detaylandıralım.
-Birinci Bölüm: Kimliğim, Aidiyetlerim
Dünyada bizden farklı kimliklere ya da aidiyetlere sahip olmamız beklenir. İlla bir dine, ırka, siyaset vb. çatışmalara neden olacak bu kalıplamalar “Ayrıcalıklı” olmanın kapısını aralar. Halbuki insan kimliğini tek bir öge oluşturmaz. İnsan koskocaman bir dünyadır. Onun kimliğini, aidiyetlerini birçok bileşen bir araya getirir. Birden fazla (bileşen kimlik) kimliğe sahip olmaya ne yasa ne de zihniyet izin vermez. Bu gibi durumlarsa kişiyi taraf seçme zorunluluğuna teşvik eder. Seçmek durumunda bırakılmak? Bu sadece düşmanların, karşıtların yaptığı bir şey midir? Hepimiz tarafından yapılmaz mı? Örneğin kendi memleketimizden biriyle karşılaşsak hemen onu bir tarafa kalıplar, onu ayrıcalıklı yapar kimlik edindirmez miyiz? Hepimiz suçluyuz ama farkında değiliz.
İnsan kimliği ismen sanki dost gibi gelir. Ama içten içe sömürür. Dost gibi görünen düşman, sizi iyi tanır ama en çok zarar veren yakınınız gibidir. Anne rahmine düştükten sonra her şey başlar. Kişinin kimliği oluşmaya başlar. Cinsiyeti, etnik yapısı, dini, dili vb. Bunlar bizim hüviyetimizi oluşturur. Her ne kadar bu özellikler açısından benzerlik, aynılık gösterdiğimiz durumlar olsa da kimlik bir yığın ögeden oluşur. Bu ögeler herkeste vardır ama hiçbirinde aynı bileşim olmaz, kişinin farklılığı da buna bağlıdır. Tıpkı parmak izlerimiz gibi. Dünyada kimsenin parmak izi birbirinin aynı değildir, ne kadar benzer ögeleri taşısak da aynı değiliz.
Yazar, bu gibi benzerliklerin oluşturduğu ayrımların insanları suça teşvik ettiğini ileri sürmüştür. Biz birine … olduğunda başka hiçbir şey olmadığına inandırırsak o kişi ne duruma düşer buna bakmak lazım. Benimsetilen kimliği kişi kabul eder, kendini özdeşleştirir ve bu onu zedeler. Yaralı bir kimliği hepimiz oluşturur, bedelini de hepimiz öderiz.
Bizim taraf algısını oluşturduğumuz anda ayrım yapar, o kişiyi koyduğumuz kalıpla beraber suça teşvik ederiz dedik. Bu algı kişileri her türlü suça teşvik eder, suç işleyen kişiye tepki gösterince bunun canilik olduğunu kabul etmez. Birilerini kurtarmaya çalıştığını iddia eden birtakım insan grubu ile karşılaşmış oluruz. Bu gerekçeler suç işleyenlerin ortak özellikleridir. Bu suç işleyenin değil yalnızca. İşletenin de yani bizlerin de.
Bu bakış açılarının temelini “Kabilecilik” anlayışı oluşturur. Kabileler, kendilerine benzeyen kişiler tarafından oluşan bir gruptur. Kendileriyle örtüşmeyen biri geldiğinde onu dışlarla. İşte o ayrım günümüze kadar gelmiştir. Bu anlayışa boyun eğerek, hayal gücü kıtlığı ile, alışkanlıklarla bağlıyız. Bu bağ oldukça güçlenmiş ve hala da güçlenmeye devam ediyor. Dünyada yaşananlar sanırım bunu en iyi şekilde açıklıyor.
Kimlik yaşam boyu oluşan ve değişen bir özelliktir. Önemli olan bu ögeleri zenginlik olarak görmek, sahip çıkmak ve evrenselleşmektir. Dünyada ise tek tipleşeme kabul görüyor. Bakış açısı kıtlığı insanlığın sonunu getirebilir, ki şu anda da sanırım sona daha yakınız.
Bu kimlik tehlikesi kişileri göçmen/azınlık haline getirebilir. Köklerimizden uzaklaştırabilir. Kişide göçmenlik farklı hisler doğurabilir. Bu ruh halleri ise kişinin kimliğini tehdit eder hale gelebilir. Bu yüzden giden kişi gittiği yere, alan devlet ise kişiyle uyum göstermelidir. Bu karşılıklılık olursa hem devletin hem de kişilerin kimlikleri zenginleşecektir. Dünyada göçmen konumunda olan insanlara ve devletlere bakılınca seçilen taraflar belli.
Şu alıntı ile bu bölümü bitireyim: “Benim birçok kimliğim yok, bir kişiden diğerine asla aynı olmayan özel bir “dozda” onu biçimlendiren bütün öğelerden oluşmuş tek bir kimliğim var (syf, 9).”
İkinci Bölüm: Modernlikten Ötekinden Gelince
Yazar bu bölümde “Medeniyetin beşiği” olarak gösterilen Batı’ya, “Ötekileştirilen” Arap ve Müslüman dünyasına odaklanmıştır. Burada temel din, toplum, modernlik ve bunun kimlik inşasına odaklanıyoruz. Yazar metinlerin değişmediğini, bizim bakış açımızın değişmesi gerektiğini öne sürmektedir. Her çağ belirli cümleler üzerinde durmuş, diğerleri yok sayılmıştır. Bu yok sayış, belirli öğretilerde insanları bir araya getirmiş ve gruplaştırmış. Böylece insanlık ayrışmış ve kimlik inşası zarar görmüştür. Bunu en çok dinsel öğretilerde görürüz. Bu dinsel vurgulamalar bu bölümde Hristiyanlık ve Müslümanlık temelinde çerçevelendirilmiştir.
Toplumları dinin özgürleştirdiği düşünülür. Ama hoş görüyü, bütünlük, huzur vb. dinler değil, dinsiz olan kişilerin özgürlük atılımlarıyla gerçekleşmiştir. Bunu da şöyle açıklıyor: 20. yy.’da ortaya çıkan despotizm, özgürlük, onur çiğnenmesi vb. bunlar dini bağnazlıklardan gelmemiş ama dini mahvetmek iddiasıyla ortaya atılmıştır. İnsanların dini yaşayışı bir kavram/anlam üzerine toplanmış olsa da herkesin yaşayış şekli farklıdır. Bu ortak pay insanları birleştirir gibi görünür lakin insanları ayırır. Dünyada din ve ırkın insanları hiçbir zaman bir araya getirebileceğini düşünmedim. Belirli kalıplara sığdırılan ne varsa o insanın sorgulamasını, düşünmesini, atılımını önler. Tıpkı bir zindan gibidir. Dışarıyı demirler ardından görürüsün ama dışarıya çıkmak seni çırılçıplak, korumasız bırakır. Yalnız kalmaktansa belirli kalıplar içinde yaşamaya devam edersin naçizane.
Yazar dinlerin gerçekte ne dediklerini sorgulamanın anlamsız olduğunu, bunun yerine tarih boyunca gösterilen tutum ve davranışların üzerinde durmak gerektiğine dikkat çekmiştir. Dini öğretilerle yapılan davranışlar bizlere inançların yozlaşabileceğini ve bunu belirleyenin bu öğretilere verdiği anlam üzerinden uygulayan insanların olduklarını ifade etmiştir. Din hiçbir zaman aynı kalmamıştır, insan sürekli değişmiş din mi değişmez diye sormadan edemiyor insan. Bunlar değişmiş ama insanın bir dala tutunmak için inanması durumu hiçbir zaman değişmemiştir. Toplumlara bakıldığında da kendilerine benzeyen dinleri ortaya çıkardıkları görülmüştür, bu yüzden din temelde asla aynı kalmamıştır. Hristiyanlık ve Müslümanlık üzerinden çıkan kalıplandırmaların nedeninin dinlerin değil, dinler hakkında kurulmuş indirgemeci ideolojik yaklaşımdan kaynaklandığını ortaya atmıştır.
İnanılması gerekenin din üzerinden oluşturulan ideolojilerden ziyade “İnsan onuru” olduğunu öne sürmüş ve bunun her türlü yurttaşın hakkı olduğunu ifade etmiştir.
Temelde bu bölümde, yapılan genellemeler eleştirilmiş ve bunun insanlar için sorunlar ortaya çıkardığına yer verilmiştir. Şu gibi genellemeler üzerinden yapmıştır: Hristiyanlık “iyidir” Müslümanlık “kötüdür”, Hristiyanlık “modernizmi” Müslümanlık ise “despotizmi” temsil eder.
Dinlerin toplumlar üzerinde ne denli etkisi varsa toplumların da dinler üzerinde o denli etkisi vardır durumuna o denli yoğunlaşılmadığından dem vurmuştur.
Bu bölümde toplumların dini, dinlerin toplumları nasıl etkilediği üzerinde durulmuş. Bunu tarihten örnekler (Roma, Mısırlı Mehmet Ali Paşa, Nasır…) ile desteklemiştir.
Bu bölümü şu alıntı ile bitirelim: “Benim gözümde inançlı bir insan, sadece bazı değerlere inanan kişidir ve ben bunları tek bir değerde özetlerdim: İnsanoğlunun onuru. Gerisi mitoloji ya da umutlardan başka bir şey değil (syf, 49).”
Üçüncü Bölüm: Gezegensel Kabileler Zamanı
Bu bölümde dinsel aidiyete ve bunun aidiyetin temel ögelerinden biri olduğuna yer vermiştir. Eskiden insanların aidiyetlerini tanımlarken başka ögeleri aidiyetleri olarak tanımlarken, hatta dini aidiyetin vurgulamanın uygunsuz görülürken şimdi birçok ülkede bu durum doğal ve meşru kabul edilmektedir. Bunun tatmin edici sonucu/açıklaması olmadığını ortaya atmıştır.
Bunun nedenlerine: Komünizmin gerilemesinin ve çöküşünün etkisinin yüksek, marksizimle komünizmle kaybedilen durumu kazanmak için verilen vaatler aksi yönde gelişmiş ve inançlar yeniden daha da sağlam saygınlık kazanmıştır. Bu durumda dine yönelmede şu görülür: …. Dini hareketin insanların ihtiyacını karşılamasıdır ve gidermesidir.
1973’te insanlık yolunun üç merhaleden (Tarih öncesi, tarih ve bugün) oluştuğunu öne süren Arnold Toynbee, bu geçişlerde başlarda bilginin yavaş yayılması nedenlerinden ötürü insanların ortak paydadan pek ayrılmadığını aman zaman bugüne geldikçe bilginin, iletişimin daha hızlı yayılması ile insanların birbirinden farklılaştığını ifade etmiştir. Bu da “Zamanın havası” nın insanlık üzerindeki etkisini özetler nitelikte.
Bu bölümde iki taraftan İslamcılardan ve onun karşıtlarından bahseder. Ancak kendisini her iki tarafla da özdeşleştirmez. Kendini herhangi bir dini grubun ortaya attığı yasaların halka dayatılmasını doğru bulmadığını öne sürmüştür. Dünya bu belirlenen yasaları kabul etmiş, uyum sağlamış insanlarla doludur. Kimi kendi kökenini dahi bilmeyen insanlarla…
İnsanların kendi atalarından ziyade şu anki çağdaşları ile daha fazla benzerlik gösterdiğini “Dikey ve Yatay” kavramları üzerinden açıklamıştır. Yatay miras, dikeye kıyasla insanlar üzerinde çok daha fazla belirleyici iken insanın kendisini algılayışında ise dikey miras ön planda olmaktadır. Mesele ne olduğumuz değildi ne olduğumuza inandırılışımızdı. Biz ne olduğumuza yani dikey mirasa değil, ne olmamız gerektiğine yatay mirasa uyumlandırılıyorduk.
Dini değil, üzerimize yüklenen dinsel aidiyetleri aşmamız gerektiğini öne sürmüştür. Buradan yola çıkarak dinin çağlar boyunca yok olmadığını asla da olamayacağını ancak bunu kimliksel aidiyetin dini aidiyet olmadan nasıl doyurulacağına odaklanmıştır. Bu doyum dinin aidiyetin tek kaynağı olmaktan çıkarılması ile mümkündür. Din kişinin kimliği değildir. Kimliğini oluşturan ögelerden biri olmalıdır.
Günümüzde kimlik, ne olduğumuz-ne olmayı arzuladığımız arasında gidip gelmektedir. Yazar burada evrenselliğin olmasını ortaya sürer lakin teoride kaldığını uygulamada pek işe yaramadığını belirtir. Bunun uygulamaya geçmesi için hepimizin mücadele etmesi gerektiğini öne sürer. Bu bağlamda temel insan haklarının hiçbir kişiden esirgenemeyeceği ve bunun için mücadele edilmesi gerektiğini söyleyen yazarımız, bu mücadelenin aynı zamanda tektipliliğe dönüşmenin/dönüştürülmenin önüne geçilmesi için verilmesi gerektiğini ifade etmektedir.
Bunu bir kompozisyon gibi ifade etmiş. Birçok öge ve bu ögelerin uyumla çalıştığı. Bu durum çeşitli endişelere de yer açmıştır. Bu iki eksende gelişir. Endişelerden ilki, kaynaşmanın kültürel zenginliğe, bakış açılarında çeşitlenmeye neden olmaktan çok, sıradanlık sonucu (hep aynı tip romanlar, müzikler, filmler vs.) tek tipleşmeye neden olacağı ile ilgiliyken, diğer endişenin ise hegemonya (genel olarak Batı ve özelde ABD’nin etkisi) sonucunda ortaya çıkan tek tipleşme ile ilgili olduğu ifade edilmektedir. Temeli tek tipleşmedir ama nedenleri farklıdır.
Şu alıntıyla bu bölümü bitirelim: “Ben artık dine yer olmayan bir dünya hayal etmiyorum ama maneviyat ihtiyacının aidiyet ihtiyacından ayrıldığı bir dünya hayal ediyorum İnsanın inançlara, bir külte, muhtemelen kutsal bir kitaptan esinlenen manevi değerlere bağlı kalırken artık din kardeşleri ordusuna yazılma ihtiyacını hissetmeyeceği bir dünya. Dinin savaş halindeki budunlara çimento rolünü artık üstlenmeyeceği bir dünya (syf, 82).”
Dördüncü Bölüm: Panteri Evcilleştirmek.
Bana en garip gelen bölümdü diyebilirim. Panter ile kimlik arasında ilişki kurması şaşırttı. Güzel bir bağlam olmuş naçizane. Panter; eziyet edildiğinde, serbest bırakıldığında öldürücü saldırıya geçeceğini, diğer taraftan evcilleştirebileceği özelliğinin kimlikte de aynı olduğunu öne sürmüştür. Müthiş bir benzetme. Bu çalışma bir ilaç reçetesi değildir ama ölümcül kimliklerin üzerine düşünüp, sorgulayıp hassasiyet kazanabileceğimizi öne sürmüştür.
Tüm bireylerin insan haklarından yararlanması gerektiğini söyler. Bu insanlar arasındaki eşitsizliği azaltır. Aidiyeti tek ögeye indirgemez. Böylece kültürel, dilsel, etnik olarak zenginlikler ortaya çıkar. Bunun çıkması insanlığın tercihiyle açığa çıkacaktır.
Şu alıntı ile bitirelim: “Ne kadar ararsam arayayım, bütün adayların dinsel ya da etnik aidiyetlerinin seçmenlerince önemsenmediği tek bir yer bulamadım (syf, 126).”
Kimliğimizin hoş görüldüğü, öldürülmediği bir dünyayı yaratanlardan olmak dileğiyle.
Bütüncül aidiyetle, insanlıkla, kitapla kalın!