·268 syf.····Okunma: 10 Ocak 2026 18:54 Merhaba sevgili okur,
Arka kapakta şöyle bahsediliyor Ses ve Öfke'den: “Karakterlerin sahiciliği ve olayların evrensel trajedisi, Faulkner'ın diliyle bir cam kırığı kadar keskin, bir öfke ânı kadar yüksek sesli.”
Beni kitaba çeken en önemli gerekçe bu tanımlama oldu. Bir diğeri de, William Faulkner en sevdigi romanının neden Ses ve Öfke olduğunu açıklarken söylediği sözler oldu: “Yazdığım bir romanı daha önce yazdıklarım arasından bana en çok acı ve keder verenine göre yargılarım, tıpkı bir annenin hırsız ya da katil olan çocuğunu rahip olan çocuğuna oranla daha çok sevmesi gibi.”
Faulkner modern edebiyatın yazarlardan birisi. Bu sebeple “Ses ve Öfke” en çok korktuğum kitaplardan birisiydi. Türü gereği, hem zaman sıralamasının karmaşık hem de anlatım tarzının parçalı olmasındandı. Ben okurken zorlandım çevirmen kim bilir ne yaşadı. Kitabın çevirmeni olan Rasih Güran’ı da tebrik etmek gerekiyor.
Gelelim kitaba. İlk bölüm karanlık bir boşlukta yürüyor gibiydim, ikinci bölüm de pek farklı değildi. Üçüncü ve dördüncü bölüm taşları yerine oturttu. Kitaba başlamadan önce yaptığım ön araştırmalar kitabı yarım bırakmama noktasında çok işime yaradı. Daha sağlıklı ve anlamlı bir zeminde ilerleyebildim. Özellikle kullanılan teknik sebebiyle kitabı anlamakta çok zorlandım. Okurların ipuçlarıyla ilerlemem daha kolay oldu, en azından kitabı bırakmadan devam etmemi sağladı.
Kitap, bir ailenin zaman içindeki değişimi ve dönüşümünün birden fazla aile üyesinin gözünden anlatılan hikayesi. Kitap farklı duyular aracılığıyla oluşan hislerli anlatılıyor. Benim en çok dikkatimi çekenler: Kokular, sesler, kırmızı renk.
Bunların dışında ırkçılığı ve insan ayrımını da gözler önüne seriyor. Kendisi siyahi olan insanlar bile birbirine zenci diyerek hakaret ediyor. Hiyerarşik toplum düzeni maalesef şu şekilde işliyor: Sağlıklı beyaz erkek > beyaz erkek > beyaz kadın > diğer insanlar.
Kitabı okumayı rahatlatacak ipucu isteyenler için şunları söyleyebilirim:
1- Öncelikle başlık olarak seçilen tarihlere dikkat ediniz efenim, ilk bölümdeki italik yazılı kısımların iç ses ve bazen de farklı zamanlara sıçrayışlar olduğunu bilmenizde fayda var.
2- Hemen her an ortaya çıkabilecek ani zaman atlamaları var, başta anlaşılmıyor ama metne alışınca fark ediliyor. Biraz uyanık olmak gerekiyor. Bu kitap uyuşuk modda okunmaz.
3- İlk bölümün zor okunmasının bir sebebinin olduğunu unutmayınız ve mutlaka ilk bölümü tamamlayınız. Sonra taşlar yavaş yavaş yerine oturacaktır.
4- İkinci bölüm de bilinç akışı tekniğiyle yazıldığı için anlamlandırması zor ama edebî keyifi şahane.
5- Mümkünse her bölüm bir günde okunursa zihin daha derli toplu olabilir.
(Bunlar benim kişisel deneyimlerimdi bu sebeple kişiden kişiye göre değişebilir.)
Bundan sonraki anlatacaklarım okuma keyfinizi kaçıracak küçük bilgiler içerebilir. Sonra söylemedi demeyin efenim.
7 Nisan 1928: Benjy’nin bakışından anlatılıyor. Bölüm darmadağın ve parçalı anlatımlarla, kısa ve bağlantısız cümlelerle ilerliyor. Okurun mekan algısı kokular, sesler üzerine kurgulanmış. Zihinsel engelli birisinin bakış açısıyla anlatılıyor. Kız kardeşini çok seven üç yaş zihinsel gelişime sahip otuz üç yaşında bir adam. İstekleri ya da istemedikleri konusunda direten, sürekli bağıran koca bir çocuk. Engelli olduğu anlaşılınca adı bile değiştirilmiş. Bu bölümde üzerinde en çok düşündüğüm konu zihinsel olarak engelli bir insanın dünya algısı oldu. Bir de, insanın isim değişince kaderi değişir mi?..
2 Haziran 1910: Quentin gözünden bilinç akışıyla anlatılan bölüm. Ailenin daha doğrusu Benjy’nin toprakları satılarak Harvard’da okutulmak istenen, ailenin umudu olarak görünen ancak duygusal olarak bu yükü kaldırmayacak olan kardeşin zihninde yolculuk yapılıyor. Quentin’in derdi de başta kız kardeşi ve babası olmak üzere aile bireyleriyle. Quentin, kafasının içinde konuşan iç sesine ve yoğun duygularına dayanamamış birisi. Zaman ve namus kavramı üzerine fazlaca kafa yoruyor. Quentin’in erklere önemli bir sorusu var. “Sizin kız kardeşiniz var mı?”
6 Nisan 1928: Jason’ın anlatımından okuduğumuz bu bölüm “öfke” böylümü olabilir. Bu bölümde yazarın başarısını alkışlamak geldi içimden; her bölümü farklı bir kişinin bakışından anlattığı gibi farklı da teknikler kullanıyor. Jason kendini gördüğü kişiyle olduğu kişi bambaşka olan bir adam. Herkes için kendini feda ettiğini düşünürken aslında onların hayatını asıl mahveden kişi kedisi. İnsanlarla bağ kurmaktan korkan bir tarafı da var. Onu anlamak için çabaladım, içinde iyi niyete dair bir kırıntı aradım ama bulamadım ve sövdüm saydım. Aile baskısı, toplum baskısı biraz da fıtratındaki çirkin tarafla tam bir öfke yumağı olmuş.
“Başka biri olsa elbette şöyle düşünür, biri deli zaten, ikincisi kendini suya atarak boğdu ve ötekini de kocası sokağa attı, eh neden geriye kalanlar da deli olmasınlar. Herkesin beni her zaman bir atmaca gibi gözlediğini görür dururum, elbette şaşmam er geç bu olacaktı, zaten bütün aile delidir demeleri için fırsat kolluyorlar.” Ailedeki aklı başında kalmış tek kişi ve tüm sorumluğu almak kolay bir şey olmasa gerek ancak işin üzücü tarafı, kalbi lağam çukuru gibi olan birisine bunca hassas insanın sorumluluğunun kalmış alması.
Benim çıkarımım şu ki, yazar kitabın her bölümünde bambaşka duygu durumlarına sokuyor okuru. Okur kitaptan ayrı değil. Bunu nasıl anlatsam bilemiyorum. Sanki kitaptaki karakterlerin duygularını karakterler değil de okur yaşıyormuş gibi. Bu empatiden başka bir şey.
Bambaşka duygu durmalarında olan kardeşler, birisi sadece dürtüleriyle yaşayan zihinsel engelli birisi, diğeri yoğun duygular yaşayıp altından kalamamayan birisi, bir diğeri duygulardan azade materyalist pir pislik. Ailenin kızlarınınsa sesi soluğu yok ancak başkaldıranlar da onlar. Doğru bir hayatları olduğu söylenemez ama baskıya direnenler ve kazananlar onlar oluyor.
Yazarın edebî deha olması ve edebiyat çevrelerince kabul edilen bir kanon olması gerçeğini kimse inkar edemez. Edebî derinliğimi arttırmaya yönelik okuduğum türden kitaplardan. Kişisel açıdan benim yazarım olmadı.
Edebiyata gönül vermiş kallavi okurlara tavsiye ederim efenim.