“Hayat Gibi Açıkta Kalan Öyküler”
10/10
·152 syf.··
Beğendi
·
2026 2. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 10 Ocak 2026 17:35
Sait Faik Abasıyanık’ın Havuzbaşı kitabındaki öyküler, yazarın modern hikâyeye en çok yaklaştığı, klasik anlatım tarzını neredeyse tamamen bıraktığı metinlerden oluşur. Klasik öykülerde alışık olduğumuz giriş, gelişme, sonuç düzeni bu hikâyelerde çoğu zaman yoktur. Olay örgüsü belirgin değildir, öyküler sıralı bir olay anlatmaz. Bu nedenle bazı metinler okurda yarım bırakılmış hissi verebilir. Ancak okudukça bu biçimin bilinçli bir tercih olduğu anlaşılır. Sait Faik, bazı şeyleri özellikle netleştirmez, söylemediğini, okurun hayal gücüne ve sezgisine bırakır. Bu yüzden ilk bakışta zorlayıcı gibi görünen bu anlatım, dikkatli bir okumayla ve okurun kendi iç dünyasını devreye sokmasıyla anlamını bulur. Sait Faik hikâye anlatmaz; insanları dinler. Onların acılarını, sevinçlerini, yalnızlıklarını ve umutlarını kendi yüreğinde hisseder. Anlatımı günlük hayattan alınmış anlık kesitler gibidir. Bir duygunun, bir bakışın, bir sessizliğin içinden geçer. Okura; yalnızlığı, yabancılığı, sevgiyi, heyecanı ve acıyı doğrudan hissettirir. Balıkçıyı, işsizi, çocuğu, aylakları ve kenarda kalmış insanları hikâyelerinin merkezine yerleştirir. Bu öykülerde hayal ile gerçek iç içedir. Sait Faik’in anlatım tekniği bu açıdan son derece özgün, içten ve samimidir. Cümleleri adeta dans eder. Dış dünyayı olduğu gibi değil, kendi ruh hâlinden ve hayal gücünden süzerek verir. Havuzbaşı’nda bir öyküde kendimizi Gülhane Parkı’nda buluruz. “Parkların Sabahı, Akşamı, Gecesi” adlı hikâyede parkın gündüz ve gece değişen yüzü anlatılır. Geceleri evsizlerin sığınağı olan park, gündüzleri herkesindir. Aynı mekân, zaman değiştikçe bambaşka bir anlama bürünür. Bir başka öyküde doğa ve mevsimler anlatılır. Ancak bu anlatım sıradan bir doğa tasviri değildir. “Sonbahar” adlı hikâyede, doğayı anlatan bir öğrencinin öyküsü trajik bir sonla biter; sonbaharın güzelliğiyle hüznü iç içe geçer. “Kumarbaz Hayri Efendi” adlı öyküde ise kumar oynadığı için kendini suçlu hisseden bir insanın iç dünyasıyla karşılaşırız. Hayri Efendi, bu dünyada bir işe yarayıp yaramadığını sürekli sorgular. İnsanların mutlaka bir amaç için var olduğu düşüncesi, onun zihnini kurcalar. Bu sorgulamalar sırasında gerçek dünya ile hayal dünyası arasında gidip gelir. “İnsanlar, Türküler, Masallar” adlı hikâyede taş işçileri anlatılır. Yazar, doğrudan çalışma koşullarını betimlemez; ancak işçilerin zamanla yakalandığı meslek hastalıkları, bu koşulların ne kadar insanlık dışı olduğunu okura kendiliğinden hissettirir. “İnsan Gibi Bir Şey: Huy” adlı öyküde ise asıl büyük kötülüğün insan hakkı yemek olduğu vurgulanır. İnsanların başka kötülükleri öne çıkararak bu gerçeği gizlediğine dikkat çekilir. Bu hikâyeleri okurken “Ne okudum?” sorusundan önce “Ne hissettim?” sorusunu sormak gerekir. Bazen parça parça, bazen bir bütün olarak algılanmalıdır. Bir müzik eseri dinler gibi okunmalı; acele edilmeden, sabır ve sessizlik içinde yaklaşılmalıdır. Sait Faik, insan ruhuna çok yakındır. Sıcak ve içten anlatımıyla okura yalnızca anlatmaz, hissettirir. Hikâyelerinde hayal dünyası ile gerçek dünya çoğu zaman aynı anda verilir. Hayaller bir an gerçek olacakmış gibi durur; küçük bir davranış, bir karşılaşma ya da bir fark edişle gerçek bambaşka bir yöne evrilebilir. Güzellik ile gerçeklik yan yana durur. Gece fenerlerle aydınlanan bir sokağın büyüsü, gündüzün ışığında bir anda altüst olur. “İyilik Unutulmaz” adlı öyküde bu eski İstanbul atmosferi çok etkileyici biçimde yansıtılır. Sait Faik okuru yönlendirmez, öğretmez, açıklamaz, sonuçlandırmaz. Yalnızca gösterir. Bu kitabı okumak bende çok farklı duygular uyandırdı. Gerçekler ne kadar iç yakıcı olursa olsun, bu gerçeklerin sunuluş biçimi büyük bir edebi keyif verdi. Her hikâye ayrı bir tat bıraktı. Hepsi aynı güçle yazılmıştı; belki yalnızca birkaçını yeterince anlayamadığım için dışarıda tutabilirim. Bu kitabı okumak, daha önce tatmadığım ama insana ferahlık veren yeni bir lezzetle karşılaşmak gibiydi. Ağır olmayan, iç baymayan, hoş bir pasta gibi… Üstelik bu pasta, daha önce hiç denenmemiş malzemelerle yapılmıştı. Zıtlıkların iç içe geçtiği “Bir Sonbahar Akşamı” adlı bıldırcın hikâyesi ise özellikle sarsıcıydı. Bıldırcını şiirler yazacak kadar seven bir insanın, onun etini de çok sevdiğini anlatması hem şaşırtıcı hem hüzün vericidir. Günlük hayatta sevimli bulduğumuz hayvanları hiç düşünmeden tüketmemiz gibi… Bu hikâye, insanın masumiyetle acımasızlığı aynı anda taşıyabildiğini gösterir. Okur, ister istemez “Gülsem mi, ağlasam mı?” diye düşünür. “Mektup” adlı deneme tadındaki metin, yazının kime ait olduğunun sorgulanmasıyla dikkat çeker. “Bir Ev Sahibi” öyküsü kiracı–ev sahibi ilişkisini, “Su Basması” ise Sakarya Nehri’nin taşkınlarını akılda kalıcı biçimde anlatır. Sait Faik, gerçeği olduğu gibi; yaşanmışlığıyla ve zıtlıklarıyla yazar. İnsanı ne eksiltir ne yüceltir. Süslemez, saklamaz. Çirkinliği güzellikle, şefkati şehvetle, masumiyeti tüketmeyle yan yana koyar ve öylece bırakır. Okura bir yargı sunmaz, bir sonuç dayatmaz. Sevgiyle arzunun, güzellikle çirkinliğin, hayalle gerçeğin bir arada durabileceğini gösterir. Bu yüzden hikâyeleri bazen dağınık, bazen huzursuz edici, bazen de şaşırtıcı derecede içtendir. Çehov, Rusya’nın büyük hikâye ustasıysa; Türkiye’nin Çehov’u da Sait Faik Abasıyanık’tır. Bu benzerlik taklitten ya da biçimsel bir yakınlıktan değil, insanı merkeze alışlarından ve küçük hayatlara gösterdikleri derinlik ve merhametten kaynaklanır.
Havuz BaşıSait Faik Abasıyanık · İş Bankası Kültür Yayınları · 20132,577 okunma
·
314 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Kaleminize sağlık, tam bir Sait Faik Abasıyanık özeti olmuş inceleme 🙃
Düşüncenin Gücü
Gönderi Sahibi
Teşekkür ederim🙏