O bölümlerin sarsıcı olduğu konusunda katılıyorum; özellikle oğlunun gidişi Siddharta’nın ilk kez kendisi dışında birini gerçekten sevdiğini fark ettiği anlardan biri. Ama beni rahatsız eden şey, bu sevginin bile onun ‘aydınlanma’ yolculuğunda bir araç gibi konumlanmasıydı. Oğlunun acısında uzun süre kalmak, onun dünyasına eşlik etmek yerine, sonunda kendi içsel huzuruna geri dönmesi anlatının ağırlık merkezini yine Siddharta’nın iç dünyasında bıraktı. Ben bu yüzden hikâyede sevginin dönüştürücü tarafının eksik kaldığını hissettim. Belki de mesele sevginin var olup olmamasından çok, sevginin karşıdakini merkeze alacak kadar insanı değiştirmesi. Biraz daha kaba bir tabirle; dünya sadece bir kişinin iç dünyasından ibaret olamaz. O zaman herkes kendi içsel yoluna baksın, kime ne zarar verdiği önemli olmasın, ilişkiler sadece birer deneyim alanına dönüşsün… Ama birinin ‘deneyim alanı’ olduğunu hisseden kimsenin kırılmaması mümkün mü? Değil. Çünkü insanız ve dünya sadece bizim etrafımızda dönmüyor.