Nietzsche Ağladığında bitmedi.
Sayfaları kapattım ama kitap bende kapanmadı. Bir roman okunur ve biter; bu kitap insanın içine yerleşir, orada kalır. Sanki Yalom anlatmadı da, Nietzsche sustuğu yerden konuştu. Breuer dinlemedi de, insan kendini dinlemek zorunda kaldı.
Bu bir felsefe kitabı değil sadece.
Bu bir terapi seansı hiç değil.
Bu, insanın kendi yarasına bakmaya cesaret edip edemediğinin kitabı.
Nietzche’nin düşünceleri burada bir vitrin süsü gibi durmuyor; kanıyor, yoruluyor, ağrıyor. Breuer güçlü değil, bilge değil; o da kaçıyor, o da korkuyor. Ve insan tam da burada yakalanıyor: “Ben hangisiyim?” sorusu, hiç sorulmadığı kadar sert çarpıyor insanın yüzüne.
Bazı kitaplar aklını açar. Bazıları kalbini.
Bu kitap, insanın savunmalarını indiriyor. Kaçtığın ne varsa, susturduğun hangi soru varsa, hepsini masanın ortasına bırakıyor. Kaçacak yer bırakmadan.
Bir cümlesiyle günlerce susabilirsin.
Bir diyaloğuyla yıllardır kendine söylediğin yalanları fark edebilirsin.
Ve en acısı: Okurken anlıyorsun ki, insan çoğu zaman acısından değil, acısını anlamaktan korkuyor.
Bu kitabın incelemesi yazılmaz.
Çünkü bu kitap üzerine konuşmak, onu küçültmek gibi.
Ancak şunu söylemek mümkün:
Bazı kitaplar okunur, bazıları yaşanır.
Nietzsche Ağladığında, insanı yaşadığı hayattan biraz daha fazla uyandıran nadir metinlerden biri.
Bitti mi?
Hayır.
Ben kapattım sadece. O hâlâ içimde konuşuyor.
...ne kadar yazsam da asla anlatamayacağım.