·120 syf.··Beğendi
···Okunma: 11 Ocak 2026 21:53 "Şehrin en uzak ucundan bir adam koşarak geldi ve 'Ey kavmim!' dedi, 'Bu elçilere uyun! Sizden hiçbir karşılık beklemeyen ve kendileri doğru yolda olan bu kimselere uyun!"
Yasin Suresinin bu 20 ve 21. ayetlerinden alıyor ismini kitap. İnananlardan biri olan, şehre gelen elçileri taşlamaya, öldürmeye karar veren halkı durdurmak için şehre en uzak kalan yerden, evinden koşarak gelen Habib-i Neccar'ın kıssasıdır. (Yasin Suresinin 13-29 ayetlerinde anlatılır bu kıssa.)
Şöyle diyor kitabın daha başlarında yazar: "O adam bizim şehrimize de koşarak gelse diyorum bazen. Gelse ve yanımıza otursa. Bize hayatı anlatsa. İyilikten söz etse, gökyüzünden gelen kutlu sözleri hatırlatsa sabırla." Ne kadar da doğru diyor değil mi? Ne hoş olurdu, şu zamanda bir hatırlatıcı, şehrin en uzak yerinden kan ter içinde koşarak gelip bizi doğruya çağıran bir hatırlatıcı ne de iyi olurdu şu çağda... Ama biliyor musunuz, bu hatırlatıcı siz olabilirsiniz. Kendinize şehrin bir ucundan koşarak gelen bir adamı beklemeden hatırlatabilirsiniz. O halde bu kitabı elimize alalım ve hatırlayalım...
Öncelikle düşüncelerimi belirtmekle başlayayım izninizle. Kitabı beğendim, verdiğim puandan da belli oluyordur zaten. O kadar yüreğime işledi ki değinilen konular, puan kırmaya elim gitmedi. Deneme türünde okuduğum çok fazla eser olmadı, bu türde bilgi birikimimin çok fazla olduğunu söyleyemem -hoş, hiçbir türde söyleyemem bunu- ancak okuduğum diğer denemelerden farklı birkaç şey vardı bu kitapta. Cümleler insanın yüreğine işliyor. Hem daralıyorsunuz okurken hem de kalkıp bir şeyler yapmak, değiştirmek, Habib-i Neccar gibi koşmak istiyorsunuz. Farkındalık zihninizi bunaltırken merhametin pamuk elleri dünyaya uzanmak istiyor. İşin inanç boyutu olmadan, hassas bir insansanız, bir insan olarak insana değer veriyorsanız öyle hissettiriyor. Çünkü bilinen üzere savaşlar, sömürgeler, yoksulluk, çocuk ve kadın ölümleri dini hassasiyet değildir, insanlık meselesidir. Ve bu kitap bunları anlatıyor. Başlarda diğer denemelerle hemen hemen aynı olduğunu düşünmüştüm. Beğendiğim ancak birbirine benzeyen edebi cümleler, nostalji hissi, geçmişe özlem... Ama sonradan daha çok ısındım. Hepsi birbirinden gerçek, hepsi birbirinden acı verici mevzulara değindiği için.
Yoksulluktan kendi evine uğrayamadan çalışan bir anne desem mesela? Çöpten sebze meyve ayıklayan bir kadın desem? Okurken içim burkuldu. Ve ne oldu biliyor musunuz, bunu okuduktan bir gün sonra arkadaşımla bir kafeye yürürken aynı manzarayla karşılaştım. Kaçırdım gözlerimi, utandım bakmaya. Utandım kendimden, utandım sahip olduğum şeylerden. Bir kadın bebek arabasını kenara bırakmış çöplerin üzerine eğilmişken insanlığıma utandım.
"Yoksulluğun gözlerine bakılmaz" demişti yazar, doğru demiş.
Afrikadan bahsedelim mi? Sanayi devriminden bu yana yapılan eziyetlerden, oradaki açlıktan?
Ya da Gazze'den bahsedelim mi? Kitapta Kudüs'e, Gazze'ye çokça değinilmişti en çok da bunu beğendim.
Henüz yeni yıl geçmişken, dünya kutlamalarla karşılamışken bahsedelim mi bunlardan?
"Filistinli hacılar evlerine mi döndüler, bu mutluluk gösterileri neden? Gazete sayfasında uyuyakalan siyah çocuklardan biri mi uyandı yoksa?"
"Değilse, tüm bunlar, havai fişekler, süslü kıyafetler, bunca renkli, albenili kutlamalar neden?"
"Sanayi devrimi bitmediyse, kara kıtanın çocukları evlerine dönmediyse, Gazze'de sürtüp duran serseri duvar, defolup kendi cehennemine dönmediyse, bu yılın yeni olduğu yaygarasını koparan kim?" (Sayfa 94 ve 95)
Yüreğime işledi bu satırlar, bir kez daha utandım dünya adına. Kendim adına. İnsanlık adına.
Ya da Kur'an-ı Kerim'i okudukça evleri kuşatılacak, çocukları öldürülecek olan ama yine de okuyan adamdan bahsedelim mi? Ya da susalım mı? Çünkü bazen susmak, en büyük gürültüleri barındırır içinde. Sessiz kalmak değil, sessiz bırakılmaktır bu. Kelimelerin kifayetsiz kaldığı yer derler ya, tam olarak orasıdır, o yer bir çocuğun cesedidir. Bir çocuğun, bir kadının, bir mazlumun kanlar içinde yatan bedenidir insanlığın bittiği nokta.
Kitapta geçen bu konulara sayfalarca yazı yazasım var ama her şeyden bahsedip yorum yapmam pek münasip olmaz.
Öyleyse kaçalım mı bir yağmura? Yağmur Kaçağı gibi değil ama. Elimizden tutulmazsa düşmeyelim biz.
"Her insanın ömrü boyunca ezberinde tutacağı bir yağmur olmalı." diyor yazar. (Sayfa 33) Sizin var mı ezberinizde tuttuğunuz bir yağmur? Burayı okurken annemin hep benim doğduğum günü anlatmasına gitmişti kafam. İstanbul'a aylarca yağmur yağmamıştı, sen doğduğun gün cansuyu geldi, der hep. Onun için ve tabii benim için hoş benzetme, durum. O da o yağmuru ezberinde tutmuş işte. Yazarın dediği gibi damla damla ezberlemiş bu yağmuru. Pek tabii, mecazi olduğunun farkındayım, aklıma gelmişti yalnızca :)
Gemiyle gidelim mi o zaman? "İnsan çok uzaklara gitmeye karar verdiğinde denizi tercih etmeli bana kalırsa. Kara, gözden kayboluncaya kadar denizde yolculuk etmeli.
Yani bir gemiyle gitmeli insan" (Sayfa 62)
Ben gemileri çok severim, çok isterdim bir gemiyle uzaklaşmak bu dünyadan. Çocukların ölmediği, kimsenin öldürülmediği, kandırılmadığı, kalplerin kırılmadığı bir dünyaya. Böylesi de yalnızca cenneti getiriyor akıllara. Rabbim nasip eder umarım cümlemize :)
Sonra da bir mağaraya sığınalım mı? Platon'un mağarasına mesela. "Ben de bir mağarada kendime bir yer bulayım diyorum. Kendi kıyametimi, hayattan kopuşun damarlarımda sızlattığı acıyı bekleyeyim." "Bu şehre, bu karmaşaya, bu merhametsizliğe, bu gürültüye ayak uyduramayanların sığınabileceği bir mağaramız olsun." (Sayfa 99)
Keşke... Ne kadar da güzel olurdu. Dünya hassas kalpler için bir cehennem halindeyken, ne de iyi olurdu kalabalık şehirlerde yalnız kalanların köşesine çekildiği bir yer.
Çünkü "Biz aynı yaralardan dünyaya geldik. Dizimizdeki yaralar aynı, aynı yerlerden kanadı kalbimiz." (Sayfa 98)
Tutuyoruz içimizde yalnızlığı, tutuyoruz kötülüğe, zalimliğe karşı nefreti. Susuyoruz, kelimelerimiz tükendiğinden dolayı. Ama "Eğer kalbinizde birikmiş cümleler, aklınızı işgal etmiş fikirler kağıda dökülmezse, bir başkasına aktarılmazsa, içten içe sizi çürütmeye başlar."
Bu yüzden kitabı okuduktan sonra kalbimde biriken cümleleri şimdi size anlattım. Belki yeterince iyi olmadı, belki kitaptaki yalnızca birkaç konuya odaklandım, affedin. Konu mazlumlar, yoksullar, çocuklar olunca kalbimde diğer konuların izi pek silik kalıyor. Bu yüzden yazarın ilk sözde dediği gibi, yakama yapışan cümleleri yazdım.
Genellikle incelemelerimi kitaba dair olan konularda güzel dileklerle bitiririm. Bu sebeple, umarım ki şehre koşarak giren adamın sesini kalbinizde duyabilir, merhametin kirletilmemiş elleriyle hayatınızı yönetebilirsiniz.. :))