Sait Faik Abasıyanık’ın Semaver hikayesinde Ali, annesinin ölümünden sonra uzun süre ağlayamaz. Gözyaşı, yasın değil, zamanın içinden geçerek gelir. Sobanın üstünde usul usul kaynayan semaverle göz göze geldiğinde… İşte o an, Ali’nin içi sessiz bir yağmur gibi boşalır. Hikaye böylece biter. Erdal Öz sanki Ali’yi sürdürmüş bu eserinde adeta bir asır öncesinden Rus romanlarındaki insanı sarsan üslupla perçinleyip.
Odalar, adını mütevazı koyar ama içeriği hiç de öyle değildir. Bu roman bir hikâye anlatmaz; bir zihnin içinde dolaştırır. Her oda, insanın kendine kapattığı bir kapıdır.
Ben bu odaları okurken durmadan şunu düşündüm:
“Burası Freud’un evi mi?”
• İş yerindeki oda: Ego.
Topluma uyumlu, düzenli, ahlaklı. Dış dünyaya verilen makul cevaplar burada üretiliyor.
• Anneyle yaşanan eski ev: İd.
Anılar, suçluluk, bastırılmış duygular. Çocukluk burada bağırıyor ama sesi duyulmuyor.
• Son kalınan ev: Süperego.
Üst ahlak, vicdan, yargı. Kişinin kendini bile affetmediği yer.
Roman ilerledikçe odalar küçülmüyor, insan daralıyor.Bu romanda kadın ekseriyetle lâl. Konuşmaz. Çünkü burada kadın karakter değil, anlamdır. Anne, sevgili, kadın… Hepsi birer simge.
Bu suskunluk bilinçlidir; çünkü Odalar’da asıl gürültü iç seslerdedir.
Romanın başındaki yabancılık hissi ister istemez Yabancı’yı hatırlatıyor. Nitekim bu etki yazar tarafından da saklanmaz. Ama Erdal Öz’ün farkı şuradadır: Camus’de yabancı dünya iken, burada insan kendine yabancıdır.
Ve sonra…
Ruslar devreye girer.
Nikolay Gogol, Lev Tolstoy, Fyodor Dostoyevski, Anton Çehov…
Bu yazarlar okuru rahat bırakmaz. Çünkü hepsi insanın içini karıştırmayı meslek edinmiştir. Erdal Öz de bu baş belası geleneğin Türkiye’deki en sessiz ama en derin temsilcilerindendir.
Bazı yazarlar ilk romanını yazar, sonra yazarlığı öğrenir.
Erdal Öz ise ilk romanında “Ben buyum.” demiş.
Dil sade ama keskindir; duygu abartısız, cilasız ama kesif.
Odalar, içimizde.