Sibel K. Türker’in kaleminden çıkan "Cennette Gibiyim", sadece bir roman değil; bir kadının ruhundaki kırık aynalardan sızan keskin bir çığlık, bir yüzleşme maratonu. Duygu Asena ve Attilâ İlhan gibi iki dev ödülle taçlanması boşuna değil; Türker, Türk edebiyatında acıyı estetize etmeden, onun yakıcı çıplaklığını iliklerimize kadar hissettiren usta işi bir atmosfer kurmuş.Yazarımız Sibel K. Türker bir röportajında eseri yazma amacını şöyle açıklar: " Bu dünyanın bitmeyen acıları, sıkıntılarıyla bir cehennem olduğunun altını çizmek istedim. Cennet mutlaka sonrası olmalıydı, şimdi değil, burada değil, bu zamanda değil. Yaşadığımız yer savaşlarıyla, öldürmeleriyle, korkunçluğuyla cennete fersah fersah uzaktı. İşte böyle karmaşık fikirlerden çıktı roman. Ama son noktada bir kitabın adında Cennet sözcüğü geçiyorsa, Cehennemden yazılmıştır, buna emin olun..."
Okurken insanı sarsan, nefesini kesen bu eseri neden çok sevdiğimi ve neden her satırında kendimden ya da "bizden" bir şeyler bulduğumu anlatmak istiyorum.
Yazarın da belirttiği gibi, kitabın adı bir vaat değil, bir ironi. Temenni’nin hikayesi, daha 14 yaşındayken annesinin babası tarafından katledilmesine tanıklık etmesiyle bir "cehennem" tasvirine dönüşüyor. Temenni, bu ağır yükle yürürken bizlere şunu fısıldıyor: "Keşke küçük bir çocukken ölebilseydim, cennetimi yanımda götürürdüm." (S.7). Bu cümle, masumiyetin daha çocukken nasıl infaz edildiğinin en yalın kanıtı.
Romanın en can yakıcı temalarından biri, bir kadının hayatta kalmak için seçmek zorunda kaldığı sığınaklar... Temenni’nin, hapisten çıkacak katil babasının korkusuyla, kendisinden yaşça büyük ve kendisini hiç sevmeyen bir adama sığınması, toplumsal bir trajedinin bireysel yansımasıdır. Bir erkeğin şiddetinden kaçarken başka bir erkeğin ilgisizliğine ve bir kayınvalidenin huzursuz gölgesine hapsolmak... Bu çaresizlik, coğrafyamızın görünmez bir gerçeği olarak şu cümleyle yüzümüze çarpıyor: "Bir erkeği başka bir erkekle -yalan da olsa- savuşturmak buralarda yaşayan biz kadınların en iyi bildiği şeydi." (s. 116). Korku, duyguların en güçlüsü. Yaşamın her anına tedirginlik sindiğinde nasıl yaşanır?
Kitapta beni en çok etkileyen kısımlardan biri, Temenni ve kardeşi Ufkun arasındaki uçurum oldu. Aynı trajedi, iki farklı cinsiyette nasıl iki farklı gerçeğe dönüşüyor? Temenni annesinin yasını tutarken, kardeşi "erkek tarafı" tarafından annesinin suçlu olduğuna inandırılarak büyütülüyor. Temenni’nin şu tespiti, parçalanmış bir ailenin en derin röntgenidir: "Ben annesiz, o babasız kaldığını düşünmekteydi. Ben öksüzdüm o ise yetimdi." (S.149).
Tüm bu karanlığın içinde, teyze kızıyla kurulan o "kardeşlik bağı" okura bir nefes alanı açıyor. Temenni, bir kurbanla bir katilin kızı olmasına rağmen içindeki iyiliği korumaya çalışıyor: "Laf aramızda bir kurbanla bir katilin kızıydım ama yumuşacık bir yürek vermişti bana Yaradan." (S.137). Onun bu direnci, hayata karşı olan iştahı, kitabın en etkileyici damarlarından biri. Çünkü her ne kadar doğanın ölümü hatırlattığı anlar olsa da ("Yaprakları sarartırdı ekim ayı, siz de ölümlüsünüz demek için bize." S.93), o ve onun gibiler için esas olan hayattır: "Avunmaya karnımız tok. Hayata açız biz!" (S.112).
"Cennette Gibiyim", isminin aksine bizi yeryüzünün en karanlık dehlizlerine sokuyor ama oradan elimize bir fener vererek çıkarıyor. Temenni’nin ismi, annesinin ona yüklediği bir "mutluluk temennisi" (S.163) olsa da, o bu temenniyi gerçekleştirmek için cehennemin ortasından geçmek zorunda kalıyor.
Sibel K. Türker, annesinin "karalı yası" haline gelen bir kadının hikayesini anlatırken, aslında hepimizin içindeki o tedirgin uykuyu uyandırıyor. Eğer siz de ruhun karanlık labirentlerinde dürüst bir yolculuğa çıkmak istiyorsanız, bu romanı mutlaka kalbinizin en derin rafına koymalısınız.
Cennette GibiyimSibel K. Türker