R. F. Kuang’ın Sarı Yüz romanı son aylarda adını sıkça duyduğum kitaplardan biriydi. Sosyal medyada, kitapçılarda, öneri listelerinde sürekli karşıma çıkıyordu. Hakkında yazılan övgüler, romanın çağdaş edebiyat dünyasını içeriden ele aldığı, yayınevleriyle yazarlar arasındaki dinamikleri tartıştığı ve kültürel temsiliyet gibi önemli meseleleri gündeme taşıdığı yönündeydi. Yazarlık yolculuğuna yeni başlayan biri olarak, bu konuların bana dokunabileceğini hissettim. Kitaba bu ilgiyle başladım.
Romanın ilk altmış sayfası gerçekten akıcıydı. Ana karakter June Hayward’ın edebiyat dünyasında görünür olamayan bir yazar olarak yaşadığı sıkışmışlık, kaygı ve hırs oldukça iyi aktarılmıştı. Yazmaya çalışan ama bir türlü sesini duyuramayan bir karakterle karşı karşıyayız. Bu yalnızca bir kurgu figürü değil; aynı zamanda sektöre dışarıdan bakan pek çok insanın paylaştığı bir deneyim. İşte bu nedenle romanın ilk bölümleriyle duygusal bir bağ kurmam zor olmadı. Yazmakla yetinmeyip yayımlanmak isteyen birinin içinde bulunduğu gerilimi, kendi adıma da düşündüm. Özellikle yayınevlerinin karar alma süreçlerine dair yapılan gözlemler yerli yerindeydi. Bu bölümlerde anlatılanlara büyük ölçüde katıldım.
Yazarın dili, ilk bölümlerde karakterin yaşadığı psikolojik baskıyı ve dışlanmışlık hissini başarıyla taşıyor. June’un iç sesi, zaman zaman rahatsız edici biçimde dürüst, bazen de komik ve aciz. Kuang burada hem edebiyat dünyasının yüzeyde bıraktığı parıltılı vitrini hem de o vitrinin arkasındaki çarpık dengeleri göstermek istiyor. Ve bunu ilk etapta oldukça iyi başarıyor. Ancak tam da bu noktada, anlatı, karakterin dönüşümüne değil yalnızca eylemlerinin yankısına odaklandıkça, hikâye derinliğini kaybetmeye başlıyor. Okur, June’un yaptığı şeyin “yanlış” olduğunu biliyor; ama karakterin bu yanlışla kurduğu ilişki, metin boyunca aynı çizgide kalıyor. Bu da anlatıyı belirli bir noktada kilitliyor.
Kitabın en çok öne çıkarılan yönlerinden biri olan sosyal medya eleştirisi de bana göre yer yer yüzeyde kalmıştı. Evet, linç kültürü, görünürlük yarışı, başarının manipüle edilmesi gibi temalar romana dâhil ediliyor, ancak bu tartışmalar karakterin kişisel dönüşümüne yedirilmiyor. Yani romanın en büyük eksikliği, karakterin içten içe dönüşmesine değil, yalnızca dışsal sonuçlarla yüzleşmesine dayanması. Bu da romanı güçlü bir karakter hikâyesi olmaktan uzaklaştırıyor.
Hikâye ilerledikçe bu yapı gittikçe belirginleşiyor. Karakterin çelişkileri ilk etapta dikkat çekici olsa da, zamanla tekdüzeleşiyor. Karakterin çelişkileri ilk etapta dikkat çekici olsa da, zamanla tekdüzeleşiyor ve kurgu da baştaki sürükleyiciliğini yavaş yavaş yitiriyor. Bazı sahneler gereğinden uzun tutulmuş, bazı duygular fazlaca tekrarlanmış hissi veriyor. Sonlara doğru kitabı bitirmek benim için bir hedefe dönüşmeye başladı. İlk sayfalardaki merak duygusundan çok, artık sona ulaşma isteğiyle okuyordum.
Romanın üzerimde bıraktığı etkinin yalnızca anlatılanlardan değil, benim edebiyata bakış açımdan da beslendiğini fark ettim. Çünkü ben edebiyatta çoğu zaman bilimkurgu, mitoloji, psikoloji ve macera gibi türlerle şekillenen anlatıları tercih ediyorum. Kendi evrenini kuran, karakterlerini o dünyanın yasalarıyla biçimlendiren ve olayların içine fikirleri de taşıyan anlatılar bana daha yakın geliyor. Sarı Yüz ise daha çok sistemle, sektörle ve dış dünyayla hesaplaşan bir roman. Bu yönüyle önemli sorular sorsa da, karakterin iç dünyasına dair derinleşememesi, benim anlatıyla olan bağımı zayıflattı.
Yine de kitap tamamen boşa geçmiş bir okuma olmadı. Yazarlıkla ilgili bazı gerçeklerle yüzleşmemi sağladı. Özellikle yayımlanma sürecine dair anlatılanlar, yazının sadece üretmekle değil, görünür kılmakla da ilgili olduğunu tekrar hatırlattı. Bazı bölümlerde durup düşündüm: Yazarlık gerçekten de sadece yazmak mıydı? Yoksa yazılanı kabul ettirebilmek başlı başına başka bir mücadele miydi? Bu soruların net bir cevabı yok elbette, ama kitap bana bunları tekrar düşündürdü.
Roman hakkında medyada yazılan yorumları okuduğumda, birçok değerlendirmeyi fazla abartılı bulduğumu söylemeliyim. Sarı Yüz, elbette bazı meseleleri cesurca ele alıyor. Kültürel temsiliyet, intihal, sosyal medyada linç kültürü gibi güncel tartışmaları romana dâhil etmesi önemli. Ancak bu meselelerin derinliğini, anlatının yapısal gücüyle yeterince desteklediğini düşünmüyorum. Özellikle romanın ortasından itibaren anlatım gücü zayıflıyor. Daha kısa, daha odaklı bir metin, belki çok daha etkili olabilirdi.
Sonuç olarak Sarı Yüz, benim için ne çok güçlü ne de hayal kırıklığı yaratan bir roman oldu. Başlangıçta kurduğu dikkat çekici anlatım, zamanla etkisini kaybetti. Buna rağmen yazarlık sürecine dair bazı noktaları açık yüreklilikle gösterdiği için önemliydi. Romanı sevdim diyemem, ama ondan öğrendiğim şeyler oldu. Belki de bir kitabın okuyucusuna sunabileceği en anlamlı şey, zihinde birkaç düşünceyi kalıcı kılabilmesidir.
gokyuzuguncesi.comUğur YelmezSarı Yüz