·286 syf.····Okunma: 18 Ocak 2026 13:02 Salâh Birsel okumalarına devam ediyorum. Bu kez günlükleri.
“Günlük” sözcüğünü 1949 yılında ilk kez Salâh Birsel kullanıyor. Türkçede günlük türüne hayat veren yazarlarımızdan. Fransızların Andre Gide’ini özellikle kendine örnek alan Birsel, onun Fransız edebiyatında yaptığını Türk edebiyatında yapmak istiyor.
“Hacivat Günlüğü”, Birsel’in iki farklı dönemde tuttuğu günlükleri içeriyor: İlki 1949-1956 yılları arasında tuttuğu ve “Hacivat Yılları” adını verdiği günlüğü. (1951 yılını hiçbir satır yazmadan boş geçtiğini ekleyeyim.) İkincisi ise kendisinin bir şiirinden ilhamla adını koyduğu ve 1972-1975 arasını içeren “Kuşları Örtünmek”.
30’lu yaşların başındaki Salâh Bey ile 50’lerini yaşayan Salâh Birsel’i okumak arasındaki farkı gözlemlemek, bu kitap sayesinde mümkün. Hem üsluptaki değişimi izliyor hem de konularının nasıl değiştiğine şahitlik ediyoruz. 30’larında tuttuğu günlüğü tamamen edebiyat günlüğüne çeviren, bizi onlarca şiir, onlarca yazarla tanıştıran Birsel; ikinci günlüğünde artık hayatının sıkıntılarını da konu ediniyor. Hastalıklarını, can sıkıntılarını, yine edebiyattan kopmadan okuyabiliyoruz.
Salâh Birsel şunun farkında: O an için ona önemsizmiş gibi gelen bazı hususların gelecekte o konuyla ilgili araştırma yapacakların işine yarayacağını biliyor. O yüzden özellikle edebiyat söz konusu olunca hiçbir şeyi atlamıyor.
1949’lardan 1975’lere değin Türk edebiyatının gelişim çizgisini de bu kitap sayesinde okuyabiliyoruz. Sait Faik’in öldüğü gün de yazmış, Selim İleri’nin “Pastırma Yazı”nı okuyup onu beğenirken de. Günlüğüne başladığı tarihler, II. Yeni şiirinin pupa yelken yol aldığı tarihlere denk geliyor. Salâh Birsel de iflah olmaz bir İkinci Yenici. Edip Cansever’in, Cemal Süreya’nın -özellikle bu ikisinin- şiirlerine hayran. İlhan Berk ise beğenmediklerinden.
Bazı edebiyatçılar Birsel’den paylarını almışlar. Bunu da açık yüreklilikle not ediyor. Attilâ İlhan’ın dizelerini “şiiri anlamamış bir kişinin çırpınışları” olarak yorumlarken Kemal Tahir romanlarının kişilerini “ağzı kalabalık” şeklinde tavsif ediyor. Mario Puzo’nun -sinemaya alındıktan sonra- kitleleri sürükleyen “Baba” romanına “İte atsan gramını yemez.” notunu düşüyor. Shakespeare yorumu: “Shakespeare’i çokları sever. Ben sevmem. İstavrit balığı gibi kılçığı çoktur.” Kiralık Konak içinse şunları yazmış: “Yakup Kadri'nin geçen hafta okumaya başladığım Kiralık Konak’ını bugün bitirdim. Hiç sarmadı beni. Kim yerlerde, başarılı ruh çözümlemelerine rastlanıyorsa da romanın bütünü bir can sıkma makinesi.” Sevdiğim pek çok yazar ve şaire hücumlarını okuyunca şaşırmadım diyemem. Bence bugün yaşasa bu yorumlarını yeniden gözden geçirebilirdi.
Gezileri de günlüklerinde bol bol yer alıyor. Misal Balıkesir-Ören’e otobüsle 14 saatte gittiğinden söz açıyor. Yazarımız 27 Haziran 1954 tarihinde Maraş’ın Pazarcık ilçesindedir. Şu satırlar o günden: “Pazarcık nerededir? Sınırlarımızın içinde Suruç, Siverek diye bir yer var mıdır? Buralara gelmeden böyle bir sorunun varlığını bile geçirmemiştim kafamdan. Bunu böbürlenerek değil, sıkılarak, utanarak söylüyorum.”
3 Mayıs 1973’te yazdığı şu satırları, kentlerimizin hızla değişimini düşünerek okudum: “25 yılda İzmir'in yüzü iyisinden değişmiş. Kordondaki iki, üç katlı binaların yerini gökdelen yavruları almış. Karşıyaka kıyısı da öyle. Hatay adında yeni bir şehir doğmuş. Buca, Bornova şehrin içine göç etmiş. Yepyeni sokaklar, yepyeni İzmirliler.” Bugün şehrin çok merkezî yerlerinden biri olan Hatay’ın 1970’lerin başından itibaren “yeni bir şehir” olduğunu bu cümlelerden yakalayabiliyoruz.
Günlüğünde güncel politikaya pek girmeyen Birsel, yine de ara sıra Türkiye’nin değişmez kaderi hakkında yorumlarda da bulunuyor. 26 Nisan 1972’den: “Saat 19. Radyoda haberler. Nihat Erim başbakanlıktan çekilmiş. Buna çekilmek zorunda kalmış demek de doğru olur. Anlaşılan onun da işe yaramadığı meydana çıktı. Bizim yaşantımız birtakım ulu kişilerin (Mendereslerin, Demircilerin) işe yaramazlığı anlaşılsın diye, Tanrı’nın günü beklemekle mi geçecek?”
Özellikle “Kuşları Örtünmek” hem bir okuma günlüğü hem de bir yazma günlüğü. Birsel’in sonradan kitaplaşacak denemelerini hangi süreçlerden geçerek oluşturduğunu, 10-11 sayfalık bir deneme için altı yedi aylık okuma süreçlerinden geçtiğini görüyoruz. Kitabı yayımlandığında elli yaşının ağırlığına bakmadan kalkıp salonun orta yerinde oynayan bir yazardan bahsediyoruz. İşini seven, emek harcayan, bu emeğinin karşılığını da bence oluşturduğu müthiş üslubuyla fazlasıyla alan Birsel’i günümüzün ve geleceğin okurları mutlaka bulacaktır. 19 yıllık bir öğretmen olarak şunu söyleyebilirim ki herhangi bir Birsel metnine edebiyat kitaplarında henüz rastlayamadım. Böylesi bir üslupçu, diyelim bir Fransız olsaydı hakkında her sene beş on kitap yayımlanırdı.
Hacivat Günlüğü, Birsel’in dünyasına yakından bakmak isteyen okurların tercih kitabı olabilir. Fakat denemelerindeki lezzet bu günlüklerde yok. Yazarın, esas 50’li yaşlarından sonra günlük tutmaya başladığını biliyoruz. Bu kitaptan başka dört günlüğü daha var. Onları da zaman içinde okuyacağımı düşünüyorum. Eminim ki denemelerinde bulduğum o havai fişekli üslubu diğer günlük kitaplarında da bulacağım.