·224 syf.··Beğendi
···Okunma: 08 Ocak 2026 15:30 17. yüzyıl sonlarının Fransa’sında küçük bir grup insan mistik bir yolculuğa çıkıyor. Her biri Paris’i farklı nedenlerle terk eden bu insanların amacı, Pireneler’de zorlu bir dağ geçidine inşa edilmiş küçük bir manastırda yüzyıllardır gizlenmiş olan kitaba ulaşmak.
Bu efsanevi Kitap, mutlak bilgiyi barındırıyor ve onu bulan kişinin evrenin sırlarını çözeceğine, insanlığın kaderini değiştireceğine inanılıyor. Fakat metinde kitabın somut olarak varlığı zamanla önemini yitiriyor sanki ve ifade ettiği anlam daha bir belirginleşiyor.
Yolcu için hayatın anlamı ne ise kitaba da ona göre bir anlam yüklüyor ve hem yolculuk hem de anlatı tam da burada derinleşiyor. Daha kitabın ilk sayfalarında şöyle yazıyor yazar;
“Başlangıçta Tanrı, dünyayı kırılmış bir harften yarattı. Yarılmış bir kelimeden beden, kan gibi sızdı. Bu yüzden beden, kusurlu bir kelimedir.” İşte yolcular da bu kitap aracılığıyla kendi kusurlu yanlarını onarmak istiyor sanki.
Her biri simya, akıl, aşk, arzu, kahramanlık gibi farklı bir anlamı temsil eden Marki, De Berle, Veronika ve Şövalye d’Albi aynı yolculuğa başka başka anlamlar yükleyerek çıkıyor. Bir de rastlantıların sürüklediği dilsiz arabacı Gauche var tabii.
Türlü badireler atlattıkları ve dış dünyadan çok iç dünyalarında ilerledikleri yolculuğun sonunda, dağ geçidine vardıklarında anlatının üstüne de bir sis perdesi çöküyor sanki. Hatta bir anda olmuyor bu, yolculuk boyunca gitgide hakim olan bir belirsizlik bulutu gibi.
Ve sonunda varıp varmamak, kitaba ulaşıp ulaşmamak önemini yitiriyor biraz. Yol insanı değiştirir derler ya hani. Kitabı aramaya çıkanlarla kitaba ulaşanlar aynı kişiler olabilir mi yol yolcuyu değiştirince?
İşte tam da bu sebepten sonucun değil sürecin önemli olduğu bir roman bu ve ben böyle kitapların okuruyum. Herkesin kendi anlam çerçevesinden bakarak mutlak hakikat olduğuna inandığı bilgilere taptığı şu dünyada belki de biraz belirsizliğe ihtiyaç vardır, kim bilir?