ÖTEKİ- FYODOR DOSTOYEVSKİ
Tam da Dostoyevski’nin ‘Hepimiz Gogol’un Paltosundan çıktık’ dediği noktadayız. Zira Dostoyevski’nin ilk kitaplarından biri olan (üçüncü kitabı) ve Türkçeye ‘Öteki’, ‘Öteki Ben’ veya ‘İkiz’ isimleriyle çevirileri yapılan kitap; Gogol’un efsunlarına sarılmış ve pek de anlaşılamamış bir sosyolojik çözümleme gibi duruyor. Bana kalırsa Hollywood’un sıkça kullandığı -kötücül ikiz- karakterinin temelinde de bu kitap var. Çünkü kitap tam anlamıyla bir kişilik bölünmesini anlatıyor. Tabi ki okuyucu bu şizofrenik durumu pek de anlayamıyor. Yetenekli yazarımız ustalığını konuşturarak olayı -gerçek- algısıyla okurlarına anlatıyor. İlk dönem kitapları için biraz cüretkar bir tarz değil mi:)..
Edebiyatta özel bir teknik vardır; Narrative Focalization, yani Anlatı Odaklanması.(ben de yeni öğrendim:) Bu teknikte 3. Tekil şahıs dili ile yazılan yazın, ana karakterin odağı ile olayları görüyor. Yani bakış açımız, hikayede 3. tekil şahıs dili kullanılmasına rağmen kısıtlıdır. Sadece kahramanın gördüğü kadarını görebiliriz. Dolayısıyla olayların iç yüzüne hakim olamayız ki bu sebeple de hikaye yorucu ve boğucu bir hal alabilir. Dostoyevski daha yazın hayatının başında bu kadar tehlikeli bir teknik kullanarak aslında sıradışı bir yazar olduğunu da göstermiş bence. Üstelik Rusçanın o girift ve sonu gelmez cümlelerinin ve de günlük hayatın gereksiz detaylarının yazında fazlasıyla yer işgal ettiğini de düşünürsek, yazarın ‘baş yapıtım olacak’ dediği bu eserin neden edebiyat çevrelerince çok fazla eleştri aldığını ve kitabı okuyan okurların çoğu tarafından neden yarım bırakıldığını daha iyi anlayabiliriz.
Kitap anlaşılmaktan çok uzak olduğundan mutlaka bir ön veya art bilgi gerektiriyor. Kendi tabiri ile maskeli balodan başka yerde maske takmayan kahramanımız Bay Golyadkin’in nasıl oluyor da günün birinde kötücül ikizini karşısında bulduğunu anlamaya çalışmak için dahi kitabı iki kez okumak gerekiyor. Gerçi bu ‘nasıl oluyor da’ kısmına yazarımız daha hikayenin başındaki bir bölümde Bay Golyadkin’in ağzından cevap veriyor:
‘Selam versem mi, vermesem mi? Sesimi çıkartsam mı, sussam mı? Tanıdığımı belli etsem mi, etmesem mi? Yoksa üstüme alınmayıp, bana çok benzeyen başka birisiymişim gibi mi davransam?’
Tam anlamıyla varoluşsal sancılar çeken bir adamın içinden geçenler ile dışına yansıyanların mücadelesini sıkılma garantisiyle okuyacağınızı rahatlıkla söyleyebilirim. Zor anlaşılan, yoran bir kitap olmasına rağmen ilginç bir şekilde hikayeye yedirilen gizemli hava bir şekilde sıkı okurları kitapta tutuyor. Bu bana kalırsa elbette ki Dostoyevski’nin başarısı. Edebi kariyerinin başlarında farklı bakış açısıyla yapmak istediği bu ileri teknik biraz tökezlemesine neden olsa da, sonuçta ünlü yeraltı adamımızın (Yeraltından Notlar-1864) doğum sancılarının ilk işaretini de vermiş. Dostoyevski dehasını biraz daha yakından görmek için dahi okunulası bir kitap.
Özellikle günümüz toplumunun parçalanmış kişilikleri ile var olma mücadeleleri düşünüldüğünde aslında hepimiz birer –öteki- değil miyiz?
Sevgili Okur; kitaba bir şans verin. Çünkü her sabah aynada gördüğünüz –öteki- sizi anlamanıza belki biraz daha yaklaşabilirsiniz… Maskeler olmadan hem de…
İyi ki kitaplar var!