·450 syf.····Okunma: 20 Ocak 2026 00:00 Mustafa Merter, insanı tek katlı, sade, anlaşılır bir varlık olarak ele almıyor. Tam tersine, iç içe geçmiş odaları olan bir yapıdan söz ediyor. Üst üste binmiş katlar, bastırılmış sesler, yukarıdan aşağıya bakan bilinç kırıntıları. Kitap, daha ilk sayfalardan itibaren şunu ima ediyor:
“Sandığın kadar basit değilsin.”
Metindeki M.merter'in sesi:
“seni anlıyorum çünkü buradan geçtim”
Bunu açıkça söylemiyor. Zaten mesele de bu.
Yazarın elinde çok fazla vermesi gerekenler var
bu yüzden kendi hayatından alıntılar da yapsa at gözlüğünü kaldırmaya çalışıyor yani üstten baktığını hissediyorsun.
Metin boyunca yazar, benimle kavga etmiyor. Ama elini de omzuma koyup eşitlenmiyor. Daha çok karşısına oturmuş, hafifçe başını eğmiş, “anlıyorum” diyen ama bir yandan da “sen henüz anlamıyorsun” hissi veren bir pozisyonda duruyor.
Alıntılar bunu sık sık ele veriyor:
“İnsanın derinlikleri sandığımızdan çok daha karanlık ve çok daha kutsaldır.”
Bu cümle güzel. Ama aynı zamanda şunu da fısıldıyor:
“Bu karanlığı ben biraz daha iyi biliyorum.”
Pasif-agresif bir yer burası. Kitap, beni aşağılamıyor; ama beni sürekli bir alt kata yerleştiriyor.
İnsan burada hem çok değerli hem de sürekli sorunlu.
Hem potansiyel dolu hem de sürekli yanlış yapan bir varlık.
Bir yerde şu minvalde bir ifade geçiyor:
“İnsan, kendini tanımadıkça başkasını da yaralar.”
Haklı.
Kitap kendisinin anlaşılması için maddi ve manevi çakışıma yani yaşadığımız fiziksel hayatımıza paralel gelen metafizik hakikat doğrultusunun hayatımızın bir döneminde bu paralelliği bozup çakıştığını ana şahitlik edilmiş olmasını istiyor.
Genel His, anlatılan doğru, ton çok yorucu
Bu kitapta anlatılanların büyük kısmı yanlış değil. Hatta çoğu sezgisel olarak tanıdık.
Yazarın kendi hayatından verdiği deneyimler de çok tanıdık tamam bir perde var odağı anlatılana çekiyor ama hep bir üstten bakıldığını hissediyor okur.
Ama yazar bazen şunu unutuyor:
İnsan sadece derin değildir. Aynı zamanda dağınık, üşengeç, çabuk sıkılan ve çoğu zaman “sonra bakarım” diyen bir varlıktır.
Yazar, Dokuz Yüzüncü kattan aşağı baktığında üçüncü kattaki birinin hatta üçüncü kattan yukarı çıkamayan birinin durumunu görmüyor daha doğrusu anlamıyor.
Kitap bittiğinde insan daha “aydınlanmış” hissetmiyor.
Daha farkında hissediyor. Bu da daha hafif değil, daha ağır bir duygu.
Yol uzun.
Asansör yavaş.
Merdivenler dar.
“İnsan, kendi derinliğinden ürktüğü için yüzeyde yaşamayı tercih eder.”
<><><>
“Bu katları gerçekten insan için mi çıkıyoruz, yoksa yazar kendi iç mimarisini mi gezdiriyor?”
İnsan anlatılıyor ama insanın sıradanlığı pek yok. Günlük saçmalıklar, küçük kaçışlar, banal çelişkiler… Hepsi var ama sterilize edilmiş halde. Sanki insan, sürekli biraz daha “olması gereken” hâliyle ele alınıyor.
Bu da psikolojik olarak şuna işaret ediyor:
Yazar, insanı seviyor ama kontrol altında seviyor.
Bitiriş,
Kitabı kapattığımda şunu hissettim:
Bu metin beni tanıyor ama tam benim olduğum yerde değil, olabileceğim yerde tanıyor.