·336 syf.····Okunma: 17 Ocak 2026 10:43 Bu kitabı okuduktan sonra tuhaf bir ruh hâlindeyim.
Bir yanım, avazım çıktığı kadar herkese anlatmak istiyor.
Saatlerce konuşmak, tartışmak, satır satır didiklemek…
Kah üzülmek, kah “başka türlü olabilir miydi?” diye çözümler aramak.
Diğer yanım ise bu hikâyeyi üstü kapalı cümlelerle, merak uyandırarak anlatıp
insanları bu yükün altına kendilerinin girmesini sağlamak istiyor.
Öyle deli düşünceler içindeyim.
Çünkü Süper Çocuk, okudum bitti diyeceğim bir kitap olmadı benim icin..
insanın içine işleyen bir hikayeydi.
Süper Çocuk, adına aldanıp “olağanüstü güçler” bekleyenleri daha ilk sayfalarda yanıltıyor.
Burada süper olan kaslar, yetenekler ya da kahramanlıklar değil.
Burada süper olan şey, bir insanın dayanma eşiği.
Bir insan yaşadıklarına dair, ne kadar insan kalmayı becerebilir........
Hikâye, bir gazetecinin Joliet Hapishanesi’nde “Yanık Göz” lakabıyla anılan Jason’la röportaj yapmak istemesiyle başlıyor.
Daha ilk sayfalarda kendimi kitabın dışında değil, sayfaların arasında buldum.
Anlatım öyle bir ilerliyor ki,
Jason’un geçmişi bir hikâye gibi değil;
sahne sahne gözümün önünden akıyor.
“Yanık Göz” lakabı bu yüzden çok sarsıcı.
Bu, sadece fiziksel bir iz değil, zihinde hiç sönmeyen bir yangın gibi duruyor.
Asıl yanık olan beden değil; geçmiş.
Ve o geçmiş, Jason’un peşini hiç bırakmıyor.
Jason’un hayatında, tam da bu geçmişin ağırlığıyla şekillenen bir eşik var:
“Yargıç” ile yaptığı diyaloglar beni bu anlamda ayrıca etkiledi..
Bu bölümde anlatı, fırtınadan önce kısa bir durak veriyor;
okura bir nefes, hatta bir “belki” ihtimali tanıyor gibiydi.
Her şey ölçülü, kontrollü ve yanıltıcı bir sakinlik içinde ilerliyor.
Ve tam da bu yüzden, sonrasında yaşananlar çok daha sert çarpıyor.
Yetimhaneler, kayıplar, şiddet, suskunluklar…
Jason’un çocukluğu, tutunacak her dalın tek tek kırıldığı bir yerden anlatılıyor.
Hani derler ya, “Nereye tutunsam elimde kaldı” diye;
bu hikâye tam olarak orası.
Dal yok, zemin yok, güven yok.
Ama yine de insanın içini en çok yakan şey;
Bunca yıkıma rağmen, Jason’un içinde tamamen kaybolmamış bir iyilik var.
Bu hikâyede Jason, suçlu ya da masum sıfatlarıyla tartışılmıyor.
Çünkü kitap boyunca gördüğümüz şey,
yanlışları seçen bir adamdan çok,
doğruyu seçme şansı hiç tanınmamış bir çocuk.
Kitap, adalet duygusunu sorgulatıyor ve şu soruyu soruyor,
Bir insanı hayata borçlu çıkaran şey nedir; seçimleri mi, yoksa çocukken kaybettikleri mi?
Ama asıl çarpıcı olan, satır aralarında sessizce dolaşan o rahatsız edici gerçek:
Bazı çocuklar büyürken oyuncak değil, yük taşır.
Toplum ise bu yükü sessizce taşıyabilenlere “güçlü” demeyi tercih ediyor ne yazikki.
Kimse o gücün bedelini sormuyor.
Travmanın insanı nasıl şekillendirdiğini, nasıl bir takıntıya dönüşebileceğini
ve bir çocuğun büyürken içinden nelerin yandığını anlatıyor.
Süper güçler yok.
Ama insanı insanlıktan çıkarabilecek kadar güçlü acılar var.
Ve kitabın sonu…
Ben şok...
Ama şunu çok net söyleyebilirim:
Kitap bittiğinde kalakaldım.
Şoktaydım.
Kapağı kapatamadım bir süre.
Ve bu son hiç beklemediğim derecede etkiledi fena vurucu oldu diyebilirim..
İşte bu sonla düşündüm durdum,
Jason şimdi ne düşündü neler hissetti acaba diye.