"Tarih, sadece geçmişin bir dökümü müdür, yoksa inancın tuğlalarıyla örülen bir 'kimlik inşası' mıdır?"
Kerim Uçar’ın "Muhtasar Tarih-i Hulefa-i Raşidin" eserini okurken zihnimde yankılanan ilk soru bu oldu. Almanya’da, bilhassa Berlin İmam Cafer Sadık Cami’nin ikliminde filizlenen gençlik derslerinin bir meyvesi olan bu eser, kapağını araladığınız anda size "tarafsız bir tarihçilik" vadetmiyor; safları çok önceden belirlenmiş bir itikadın tarih üzerindeki izdüşümünü takdim ediyor.
Müellif, eserini Resul Caferiyan’ın "Tarih-i Hulefa" kitabından aldığı ilhamla şekillendirirken, amacının "tarihi özetlemek" olduğunu ihsas ettirse bile sayfalar ilerledikçe bu özetin aslında keskin bir "elek" vazifesi gördüğünü anlıyorsunuz. Evet, yazarın da isabetle belirttiği üzere, ümmetin derin ihtilafları Hz. Peygamber’in (s.a.v.) irtihaliyle başlamıştır. Ancak yazar, bu ihtilafın fotoğrafını çekerken objektifi öyle bir açıyla tutuyor ki, kadrajın içinde kalanların masumiyeti, dışında bırakılanların ise mahkumiyeti peşinen ilan ediliyor.
Kitabın en tartışmalı hususu, ilk üç halifenin şahsiyetlerinin inşasında -daha doğru bir tabirle "aşındırılmasında"- düğümleniyor. Hz. Ebu Bekir’in, Rasulullah (s.a.v) ile olan o kutlu hicret yolculuğu, kitapta manevî derinliğinden soyutlanarak neredeyse bir "tesadüfler zincirine" indirgenmiş. İslâm tarihinin "Sıddık" makamına erişmiş, mağarada "ikinin ikincisi" olmuş bir şahsiyetin hayatını, hicret dışında "kayda değer olayı olmayan" bir sığlığa hapsetmek, tarihî vakıadan ziyade mezhebî bir refleksin ürünü gibi duruyor. Yazar, bu tavrıyla bir dönemi aydınlatmaktan çok, o dönemin başrollerini gölgelemeyi tercih etmiş.
Bu gölgeleme çabası, Hz. Ömer bahsinde yerini sert bir fırtınaya bırakıyor. Adaletiyle maruf bir halifenin, kitapta "kaba, kötü ahlaklı ve gaddar" bir portreye hapsedilmesi, okuyucunun vicdanında derin yaralar açıyor. Bilhassa tarihî rivayetlerin en zayıf ve tartışmalı olanlarına sarılarak; Hz. Ömer’in güzel giyinen çocuğunu dövdüğü, içki içen oğlunu ise döverek öldürdüğü (!) gibi dramatik sahnelerin gerçeklik gibi sunulması, ilmî ciddiyetle bağdaşması zor bir tutum. Burada tarihçinin kalemi susmuş, yerine hasmını ne pahasına olursa olsun alt etmeye çalışan bir polemikçinin kılıcı konuşmuş gibidir.
Benzer bir "kurgusal tarih" yaklaşımını Hz. Osman döneminde de görüyoruz. Yazar, Hz. Osman’ın hilafetini "ilk altı yıl sükûnet, son altı yıl kaos" diye ayırırken, bu tasnifi sosyolojik bir analiz için değil; Emevî kadrolaşmasının sinsi bir planı olarak okumak için kullanıyor. Kaosun faturasını tamamen halifenin "hilafet sevdasına" ve "akraba kayırıcılığına" kesmek, dönemin karmaşık sosyal dinamiklerini görmezden gelerek mağduru fail ilan eden bir kolaycılığa kaçmaktır.
Eserin dilindeki keskinlik, ne yazık ki Peygamber (s.a.v.) hanesine, Hz. Ayşe’ye kadar uzanıyor. Validemiz için kullanılan "kurnaz ve sinsi" gibi ifadeler, sadece edebî bir nezaketsizlik değil,Hz. Peygamber’in mahremiyetine ve sevgisine karşı takınılan hürmetsiz bir tavrın da tezahürü. Tarihî bir şahsiyeti eleştirmek ile ona psikolojik yaftalar yapıştırmak arasındaki ince çizgi burada hoyratça aşılmış.
Müellifin itikadî duruşunun zirve yaptığı yer ise "kavramların mülkiyeti" meselesidir. "Sıddık" ve "Faruk" gibi İslam’ın ortak hafızasına mâl olmuş unvanları sadece Hz. Ali’ye hasredip bu sıfatları ilk iki halife için kullananları "yalancılıkla" itham etmek (s. 122), köprüleri yıkmakla beraber karşı kıyıyı tamamen inkâr etmektir. Yazarın zihin dünyasında Hz. Ali’ye atfedilen "masumiyet" ve "imamet" inancı, doğal bir sonuç olarak karşısındaki herkesin "suçlu" ilan edilmesini zorunlu kılmış görünüyor. Bu, sıfır toplamlı bir tarih anlayışıdır; birinin parlaması için diğerlerinin sönmesi gerektiğine inanılan bir denklem...
Anlaşılan Kerim Uçar’ın "Muhtasar Tarih-i Hulefa-i Raşidin" eseri; tarih öğrenmek isteyenler için değil, Caferî/Şiî perspektifin tarihi nasıl kurguladığını ve "öteki"ne nasıl baktığını anlamak isteyenler için bir "belge" niteliğindedir. Eser, gençlere tarih bilinci aşılamak niyetiyle yola çıkmış olsa da sunduğu harita, okuyucuyu hakikatin bütünlüğüne değil de mezhebî bir labirentin çıkmaz sokaklarına davet etmektedir.