Sami Paşazade Sezai’nin Küçük Şeyler’i, kapağını kapattığımda bende, edebiyatın devasa olaylara ya da gürültülü trajedilere muhtaç olmadığını; asıl sarsıcı hikayelerin hayatın en sessiz, en "küçük" anlarında saklı olduğunu fısıldayan derin bir iz bıraktı. Kitap, Batılı anlamda hikayeciliğimizin kapısını aralarken, bana bir yazarın sadece hayal kuran değil, aynı zamanda iyi bir "gözlemci" olması gerektiğini de hatırlattı.
Özellikle "Pandomima" hikayesindeki o hüzünlü palyaço Paskal’ın, sahnede herkesi güldürürken iç dünyasında yaşadığı o derin yalnızlık ve karşılıksız aşk, bana insan ruhunun görünenin ardındaki o kırılgan katmanlarını hissettirdi. Yazarın "Hiç" hikayesinde genç bir hayalin acı gerçeklerle çarpışıp sönümlenmesini anlatışı ise, içimde tanıdık, buruk bir tat bıraktı. Okurken hissettiğim şey sadece üzüntü değil, insana ve zaaflarına duyulan ince bir şefkatti. Bu eser bana, sokağın, sıradan bir yürüyüşün, hatta bir kedinin bakışının bile, eğer doğru kelimelerle işlenirse nasıl büyük bir sanat eserine dönüşebileceğini kanıtladı. Küçük Şeyler, benim için sadece bir hikaye kitabı değil; "görmeyi bilen" için her şeyin bir hikaye değeri taşıdığını gösteren zarif bir rehber oldu.