·536 syf.··Beğendi
···Okunma: 18 Ocak 2026 21:47 Herkese selamlar sevgili kitap dostlarım.
Bu akşam uzun zamandır listemde olan, çevremdeki birçok arkadaşımın ayılıp bayılarak ‘oku oku’ diye darladığı Nar Ağacı kitabını inceleyeceğim. Baştan söyleyeyim, kitabı hem ciddi anlamda eleştireceğim, çünkü hayal kırıklığına uğradığım konular var; hem de bol bol öveceğim çünkü kalbime dokunan, beni gözyaşlarına boğan kısımlar da var. Yani incelememi sonuna kadar okumanızı öneririm :)) Haydi hazırsanız başlayalım!
Öncelikle şunu söylemeliyim ki çok övülen kitaplara yüksek beklentiyle başladığım için genelde umduğumu bulamıyorum. Bu kitap da onlardan birisi oldu benim için maalesef ki… Kitabı genel olarak beğendim, okunmaya değer bir kitaptı. Birazdan detaylarıyla inceleyeceğim zaten ama beklentimi tam olarak karşılamadı. Ben çok çok daha iyi, mükemmel bir kitap bekliyordum sanırım duyduğum övgülerden sonra. Bundan sonra büyük büyük beklentiler içine girmeyeceğim, yoksa sonu hayal kırıklığı oluyor. :((
Kitabımız katmanlı bir zaman diliminde geçiyor. Günümüzdeki anlatıcımız, İran’dan göç edip Trabzona gelen ve burda Zehra ile evlenen dedesi Setterhan’ın hayatını merak eden bir akademisyendir. Balkan Savaşı ve 1. Dünya Savaşı döneminde; Tebriz, Tiflis, Bakü, Batum, Trabzon, İstanbul gibi şehirlere uzanan köklerinin peşine düşen anlatıcımız, bu bölgelere yaptığı yolculuklarla bir şeyler öğrenmeye çalışırken aynı zamanda ailesinden kalan fotoğrafları incelemek yoluyla zamanda adeta yolculuk yapıp o dönemlere gidiyor. Böylelikle biz okuyucular da Setterhan ve Zehra’nın dönemine gidip olaylara yerinde tanık oluyoruz.
Beni kitapta en çok hayal kırıklığına uğratan şey, işte tam da bu fotoğrafların içine ışınlanma kısımları oldu. Kitap birazdan bahsedeceğim üzere iliklerinize kadar işleyen gerçek tarihi olayları, savaşları anlatıyorken; şehir şehir, sokak sokak çok güzel gerçekçi betimlemelere sahipken, karakterlerinden, farklı din ve kültürlere kadar dolu dolu gerçekliklere dayanan detaylar varken neden fotoğrafların içine girme gibi saçma sapan bir yolla anlatmayı tercih etmiş yazarımız cidden anlayamadım. Hani kitapta doğaüstü, paranormal olaylar olsa, büyülü gerçekçilik, fantastik öğeler gibi unsurlar kullanılsa tamam diyeceğim. Ama ortada gayet gerçek şeyler var fakat biz olaylara fotoğrafların içine girip çıkarak şahit oluyoruz. İnanın baştan sona bütün okuma zevkimi bozdu bu durum. Bir de öyle bir şey ki tam kitabın içine giriyorum, gözyaşlarımı tutamadığım kısımlar oluyor, beni internetten araştırma yapmaya itecek kadar merak uyandırıcı şeyler öğreniyorum felan… Ama beş sayfa sonra hooop fotoğrafta yolculuk yapıyoruz :))) Aç bi günlükten oku dedenin hayatını, ya da direk o zamandan anlat, ne bileyim yaşlı bir aile üyesi anlatsın felan… Klişe olmasın derken bence yazık etmişsin bunca emeğine Nazan hocam… Bir de geçmişe gidip anlatırken anlatıcı değişiyor bazen. Yani bizim anlatıcı geçmişe gidince önce bi kendi ağzından anlatıyor, sonra nasıl oluyorsa ordaki karakterlerin içinden geçenleri bile okuyoruz. Çok tutarsızdı ve romanın kalitesini çok düşürmüştü bu durum. Bu kadar uzun uzun yazmanın sebebi gerçekten baştan sona okuma zevkimi çok etkilemesi. Kırdığım 2 puanı neredeyse bu yüzden kırdım. Yoksa diğer ufak tefek şeyleri görmezden gelebilirdim.
Bu arada kitap kısmen gerçek bir olaydan yola çıkıp kurgulanmış. Yazarımız Nazan Hanım’ın dedesi ve anneannesi 1. Dünya Savaşı günlerinde İran’dan Trabzon’a göç etmişler. Yazarımız henüz 12 yaşındayken dedesini kaybetmiş ve sonrasında hep ailesinin köklerini merak etmiş. Yaptığı araştırmalar, kitabın geçtiği bölgelere yaptığı yolculuklar neticesinde edindiği bilgi ve izlenimlerle de romanın taslağı oluşmuş. Fakat kitaptaki karakterler ve olaylar kurgu, yazarımız hayalindeki aile hikayesini romanlaştırmış diyebiliriz… Kitabın Trabzon ve muhacirlik sahnelerinin bu kadar muazzam anlatılmasının altında da yazarımızın Trabzonlu oluşu ve büyüklerinden hep o günleri dinlemiş olmasının etkisi var tabii ki. Zaten bir yerde yaşanmışlık varsa, orada kalite de oluyor.
Bir dönemi, tarih kitaplarını okuyup ezberleyebilirsiniz ama o dönemin toplumsal sosyolojisini en iyi romanlardan öğrenebilirsiniz bence. Kitabımızın da az önce bahsettiğim bir Trabzon’da göç kısmı var ki size anlatamam, en çok beğendiğim kısım diyebilirim, sırf bu kısımlar için bile okunur kitap! Öyle gerçekçi, öyle dokunaklı, öyle etkileyici ki gözyaşlarınızı tutamayacaksınız. İnsanların savaş durumunda nasıl bencilleşebildiğini, can havliyle nasıl içlerindeki kötünün ortaya çıktığını mükemmel betimlemelerle gözer önüne seriyor. Bir yanda Rus tehdidi, bir yanda Ermeni ve Rum ayaklanmaları, bir yanda eşkiyalar derken bölge halkının bu savaş ortamında nasıl ayakta kalmaya çalıştığını, İstanbul’a göç ettirilen muhacirlerin o yolculukta neler çektiğini okurken kalbim acıdı. Bir kez daha bu vatanın ne zorluklarla kazanıldığını, atalarımızın ne yokluklar görerek, canından malından kanından nasıl fedakarlıklar yaparak düşmanı def ettiğini anladım. İşgal altında olmayı geçtim, işgal tehdidinin bile nasıl korkunç bir durum olduğunu dibine kadar hissettirdi kitap. Ve düşündüm; günümüzde sıcacık evlerimizde, en az 2-3 çeşit yemeklerle kurulmuş sofralarımızda otururken reels kaydırarak, storylerimizde tweetlerimizde bayrak paylaşmaktan başka, atıp tutmaktan başka bir icraati olmayan bizler o dönemde yaşasaydık bu vatan kurtulur muydu? Maalesef ki cevap beni hem korkuttu hem de çok üzdü…
Nazan Bekiroğlu’nun edebi kalemine de bayıldım. O kadar güzel, o kadar şiirsel bir dili var ki hayran olmamak elde değil. Mükemmel alıntılar vardı kitapta. Hele Celil Hikmet’in Zehra’ya yazdığı mektup… O nasıl bir şeydi öyle… Kalbimi deldi de geçti. Kalemi çok sağlammış yazarın gerçekten de, övüldüğü kadar varmış en azından bu konuda. :))
Roman yukarıda da dediğim gibi çok farklı şehirlerde geçiyor. İran’ın farklı şehirlerinde dolaşıyoruz. Oraların o tarihi dokusunu, kültürünü, mozaiğini farklı farklı karakterler üzerinden çok güzel anlatıyor yazar. Sonra Batum’a Bakü’ye Tiflis’e gidiyoruz. Devrim hazırlıkları yapan gençler, dağılmak üzere olan Çarlık Rusya… İşgal altındaki İstanbul… Ve bütün bunların yanında aşk… Yazar birçok mekan, karakter ve olay anlatmış ama bence birçoğunda derinliği pek de yakalayamamıştı. Öyle yapmak yerine keşke o muhteşem Trabzon kısmını merkeze alsaydı... Betimleme seven bir okurumdur ben normalde ama o kadar gereksiz şeyleri gereksiz yere betimlemişti ki zaman zaman koptum olaylardan. 300-350 sayfa olabilecek bir kitabı gereksiz uzatmalarla 500 küsür sayfa yapmış anlayacağınız. Bu da okuma zevkini bozuyor haliyle. Kitabı bir övüp bir gömüyor gibi oluyorum ama ne yapayım, okurken hissettiklerimi yazıyorum :))
Setterhan’ın hikayesinden de çıkarılacak çok şey vardı. Bir ömre neler neler sığacağını, insanın nasıl acılara katlanabileceğini, mal mülk, para pul, şöhret makam gibi şeylerin gelip geçici olduğu, insanın karakterine zeval gelmemesi gerektiğini çok güzel anlatmıştı yazarımız. Spoiler olmasın diye detay veremiyorum ama Azam’a yaptığını sandığım şeyle ilgili kitabın sonundaki ters köşe çok güzeldi. ‘Setterhan adamsın’ dedim o kısımda :)) Fakat kitabın sonu beni biraz hayal kırıklığına uğrattı açıkçası. Zehra ile Setterhan’ın hikayesinin daha farklı, daha romantik bağlanmasını beklerdim. Yazarın tabiriyle akan “iki ırmağın” duygusal anlamda süt liman bir şekilde birbirine bağlanması beni üzdü. Ayrıca “Setterhan, kaç kalbin var senin?” diyesim de geldi de tutuyorum kendimi :))
İyisiyle, kötüsüyle kesinlikle okunması gereken bir roman olduğunu düşünüyorum. Siz benim kadar zaman yolculuğu kısmına takılmazsanız çok çok daha fazla zevk alacaksınızdır, eminim :))
Kitap ile kalın dostlar, görüşmek üzere…