·240 syf.··Beğendi
···Okunma: 17 Ocak 2026 00:00 RUH ADAM ve HÜSEYİN NİHAL ATSIZ
Merak ediyorum, yazarların siyasi görüşleri veya sosyal hayatlarındaki tutumları biz okurları okur olarak ne kadar etkiliyor? Mesela Nazım Hikmet’in, Necip Fazıl’ın şiirlerinden önce politize olmuş adları gelir önümüze. Aynı durum ve hatta bir doz fazlası Hüseyin Nihal Atsız için de geçerli. Atsız, Turancı kimliğini o kadar baskın yaşamış ki, RUH ADAM gibi Türk edebiyatının ilk postmodernist örneklerinden biri olan o muazzam roman dahi, Onun şöhretinin gölgesinde kalmış. İdeolojisine sıcak bakmayan okurlar tarafından bu en sıra dışı ve en farklı romanı pek de tercih edilmemiş. Oysa Tutunamayanlar romanına dahi zemin hazırlayan ve aslında yine bir hayata tutunamama hikayesi olan Ruh Adam, ahir ömrümüzde muhakkak okumamız gereken edebi eserlerden biridir.
‘Tutunamayanlar’ın ne alakası var?’ diyebilecekler için hemen belirteyim; karakter isimlerinden tekniğe kadar pek çok konuda Tutunamayanlar, Ruh Adam’a benzerlik gösteriyor. Hatta Atsız’ın kahramanımız Selim Pusat için sarf ettiği bazı cümleleri Oğuz Atay imzasıyla paylaşsak itiraz edecek kimsenin çıkacağını sanmıyorum. Gerçi iki romanın basım yılları aynı olsa da yazım yılları net değildir. Bu sebeple hangisinin hangisine zemin hazırladığı konusu da biraz muallakta kalıyor. Fakat şu da bir gerçek ki aynı kuşağın/dönemin fertleri olarak bu iki yazar kolektif bilinçten etkilenerek benzer buhranlarla benzer şeyler kaleme almış olabilirler. Aynı dönemde basılmalarına rağmen, hatta biri en çok yarım bırakılan kitap olmasına rağmen, Ruh Adamın gereken kıymeti görmemesi de ayrı bir mevzu.
Ruh Adam’a daha derinden bir bakış atmadan önce, H. Nihal Atsız’ı biraz daha yakından tanımamız lazım. Çünkü Ruh Adam tam anlamıyla otobiyografik bir roman. Romanına ana karakter olarak kondurduğu Selim Pusat, Nihal Atsız’dan başkası değildir. Kaldı ki yazarımız Selim Pusat ismiyle 1951 yılında Orkun dergisinde yazılar yazmaya başlamış. Hatta 1959’da Necip Fazıl’ın Büyük Doğu dergisinde yayımlanan ‘Z Vitamini’ adlı romanı da, Atsız, Selim Pusat olarak bastırmış. (Sanırım 1950’li yıllardan itibaren kurgulandığı anlaşılan Ruh Adam’ın neden Tutunamayanlar’a zemin hazırladığını düşündüğümü de anlamışsınızdır.)
Hayatı boyunca dik başlılığından taviz vermeyen ve hiç susmayan Nihal Atsız, üç kuşak asker olan bir aileden gelmiş olmanın etkisiyle askeri tıbbiyeye gitmiş ama üçüncü sınıfta disiplin sorunları nedeniyle okuldan atılmış. Akabinde Edebiyat fakültesine giden Atsız, burada pek çok yayına da imza atmış. Ünlü tarihçi Fuat Köprülü’nün asistanı olması, Zeki Veledi Togan ve Abdülkadir İnan gibi isimlerden ders alması da Onun tarih alanındaki yetkinliğinin sebebi gibi duruyor. Aynı dönem yayımladığı ve Osmanlı dönemini anlatan Aşık Paşazade Tarihi’de tarihçi kimliğini kabul ettirmiş. Nitekim kitaplarında özellikle Türk tarihine ve Türk mitolojisine yoğun olarak yer vermiş.
Atsız ideolojik kimliğini her daim ön planda tutması hasebiyle istikrarlı bir hayat yaşayamamış. İki eşinden de ayrılan, edebiyat öğretmeniyken ihraç edilen, ancak ozel okullarda çalışabilen, hatta bir süre sonra 1944 davalarıyla hayatı altüst olan Atsız, bir dönem Boğaziçi Lisesinde Attila İlhan’ın da edebiyat öğretmeniymiş. Attila İlhan Atsız hakkında şöyle der;
“Ne bekliyorum biliyor musunuz, bir Hitler bekliyordum ben. Geldi, hiç de öyle bir adam görmedim. Derli toplu, aklı başında, işini ciddiye alan bir adamdı. Her çocuğun İstiklâl Marşı‘nı baştan aşağı ezbere bilmesini isterdi. Onu yapamadın mı, sıfırı alıp oturuyordun.”
Ne yalan söyleyeyim, Nihal Atsız’ın özellikle gençken o acayip şekilde taranmış saç modeliyle çektirdiği fotoğrafını gören çoğu kişi gibi ben de Onu Hitlere benzetmiştim. Fakat Atsız kimseye benzemeyen, nevi şahsına münhasır bir –tutunamayan-dır.
Hüseyin Nihal Atsız’ın yayınlanmış son eseri olma özelliğine sahip Ruh Adam, başta da biraz bahsettiğim gibi Selim Pusat adında bir anti-kahramanın savruk hayatını konu alıyor. Tabi ki Atsız, Pusat olarak kendini resmediyor. Selim Pusat ordudan atılmış ve kurmay zekası sebebiyle askerlik dışında hiçbir şeye kendini yakıştırmayan, fakat sivil hayatta geçen günlerinde yolunu şaşıran, tepetaklak olan; geçimsiz, uyumsuz ve de huysuz bir adam. Size bir yerlerden tanıdık geliyor mu:)
Dahası var, üstelik bu sıra dışı yazarımız sadece kendini değil, hayatındaki insanları ve de olayları da hikayesinde kurguluyor. Romanı okurken dahi ağır alegoriye rağmen sezdiğiniz bu detay hikayeyi de gerçekçi kılıyor. Romandaki karakterlerin gerçekliği ile ilgili olarak Atsız 1973’te yakın arkadaşı İsmail Hakkı Gökhun’a yazdığı mektupta şöyle der:
“Bu roman, yaşanmış bir romandır. Hemen hemen bütün şahıslar gerçektir. Yalnız Şeref, şerefi; Kubudak ihtirası temsil ediyor. Kubudak, Moğolca ihtiras demektir…”
Kitabı okurken Selim Pusat’ın yakın dostu olan Şeref’i ben de Pusat’ın kendi şerefi olarak düşünmüştüm. Çünkü hikaye ilerledikçe erdemsiz davranışlar sergileyen Selim’in bu tavrı gösterebilmesi için önce şerefini gömmesi gerekiyordu!
Romanın Atsız’ın hayatından kesitlerle yoğrulduğu kısmına dönecek olursak, bu konudaki görüşünü yazarımız bize Ayşe Pusat’ın ağzından (hikayenin akil insanı Ayşe Pusat’tır ve bilgi ya da akılcıl fikir içeren sözleri Ayşe Pusat’ın ağzından okuruz) şöyle aktarır:
‘Edebiyat; hakikatlerin hayallerle süslenmesidir.’
Hakikatlerin yanında Atsız’ın hayallerini de okuyor olduğumuzu, hayatındaki olayları -keşke şöyle olsaydı- tarzında yazmasından anlıyorsunuz.
Atsız romanına bir Uygur masalıyla başlayıp, romanı aynı masalın yankısıyla bitirmiş. Türk mitolojisinin pek çok unsurunu da satır aralarına serpiştirmiş. Yazarımız yoğun mistik öğeler barındıran hikayesinde baskın bir reenkarnasyon inancı kullanmış. Bu baskın tutum bana Atsız’ın ölüm korkusunu düşündürdü. Çünkü özellikle ölümden uzak duran bir tavır sergiliyor. Mesela kitabın en önemli bölümü olan Mahkeme-i Kübra’da dört büyük melekten sadece ölüm meleği Azrail yoktu. Yine romanın sonunda cengi kaybeden Pusat’a bir ölüm sahnesi yazılmamıştı. Öyle ki çerçeveden inip ortadan kaybolan bir ruhtu sadece.
Yeri gelmişken Atsız’ın teolojik düşüncesini de kitaba işlediğini söylemek isterim. Özellikle bahsettiğim Mahkeme-i Kübra’da Budizm, Zerdüştlük gibi dinleri de zikretmesi ve hesap verdiği –IŞIK- tanrının İslam dininin Rabbi oluşu gibi detaylar, Babür krallarından Celaleddin Muhammed Ekber Şah gibi yeni ve birleştirici bir din denemesi yapıtığını düşündürdü. Kitapta yine Ayşe Pusat’ın ağzından söylediği tasavvuf tanımlaması da bu konudaki fikrimi destekler nitelikte. Nihal Atsız’ın askerlik anlayışını da tane tane anlattığı kitapta, Yeniçerilerin ilk zaman anlayışları gibi evliliği dahi asker kimliğine yakıştırmıyor. Hasılı, Atsız dünyayı çok başka okuyor.
Kitaptaki karakterlerin gerçek hayattan olduğunu söylemiştim. Bu karakterler hakkında inceleme yapan çoğu kişi, her karakterin Atsız’ın hayatında kime karşılık geldiğini bulmuş. ( merak edenler minik bir google araştırması ile eşleşmeleri bulabilir.) Bir tek yeşil gözlü aşkı Güntülü’ye pek bir karşılık bulunamamış. Kitapta yer alan ve gerçekten geri dönen bir mektup hikayesine dayanan en güzel şiir de bu yeşil gözlü kıza yazılmıştır. Yine kitapta geçen ve diğer şiir kadar güzel olan bir başka şiir de, Pusat’ın evliyken aşık olmaya cesaret ettiği ikinci kadın Leyla Mutlak için okunuyordu. Leyla Mutlak Osmanlı Hanedanının son temsilcilerinden Hanzade Sultan’dan başkası değildir. Bu etkileyici kadını rivayete göre Atsız bir iki kez şahsen görmüştür.
Gelelim kitabın en karanlık ve en anlaşılmaz karakteri YEK’e. Ayşe Pusat’tan aldığımız bilgiye göre(!) Yek, eski Türkçede -şeytan- demekmiş. Bu her an her yerde olabilen ve doğaüstü özellikler gösteren varlığın elbette ki şeytan veya insanın içindeki kötülük olması çok mantıklı. Fakat ben biraz farklı yorumladım. Özellikle Mahkeme-i Kübra’da Selim Pusat’tan hesap soracağını söylemesi bu varlığın Selim’in nefsi olduğunu düşündürdü bana. Zira askeri eğitim almış Pusat, nefsine de eziyet etmiş ve pekala nefsinin hakkına da girmiş olabilir. Yek karakterinin hikayede farklı karakterlerle karşımıza çıkması da ayrı imgelemler içeriyordu. Hele özellikle Osman Fişer olarak göründüğünde, ‘biz şeytan soyundanız’ demesi Yek’in şeytan olduğu görüşünü destekliyor.
Tabi ki bir de hikayede sağlam bir zemin bulamayan detaylar vardı. Mesela Güntülü’nün babası o kadar gündeme gelip hiç sorgulanmadı. Veya Leyla Mutlak kısmı muallakta kaldı. Kubudak ile çarpışmasının sonu yine karanlık bir detay olarak kaldı. Hikaye rüzgarda savrulan yapraklar gibi savrularak devam etti. Öyle ki, kafası karışık bir yazarın zihninden bilinç dışına attığı fikirler gibi kurgulanmıştı. Fakat bu savrukluğa rağmen kendi içinde bir dinamik barındıran roman bir sonraki sayfaya geçmek için aşırı istek uyandıran da bir çekiciliğe sahip.
Sevgili okur; uzun uzun anlattığım Ruh Adam, insanın tüylerini diken diken edecek gerçekliğe ve ustalığa sahip çok aykırı bir kitap. Tek bir zemin üzerinde olmadığı için çok boyutlu ilerleyen kitabın sayfaları arasında gerçeklik algınızı biraz kaybedebilirsiniz. Zaten Pusat da öyle dememiş miydi:
‘İnsanlar mazide ve tarihin tozlu yaprakları arasında kaldılar. Bu gördüklerin birer karikatürden ibaret.’
Tüm önyargılarınızdan sıyrılıp okumanız halinde edebi olarak eşsiz bulacağınız bir eser bu. Arada kalmış, hiçbir yere ait olamamış insanların hikayesi. Spoiler yeme pahasına kitabı okumadan önce bir ön bilgi edinirseniz, kitabı okurken alacağınız lezzetin iki katına çıkacağına eminim. Kendi içinde açılıp kapanan bu roman ömürde en az bir kez okunması gereken harikulade bir kitap.
İyi ki kitaplar var!
‘İnsanlar okunmamış birer kitaptır. En basitleri hakkındaki hükmü bile tamamının okunmasına bırakmalı. Biraz derince olanların ise, iyice okuduktan sonra üzerinde az veya çok düşünmek lazım.’
23.01.2026