Puan vermedi·384 syf.····Okunma: 24 Ocak 2026 01:52 Amazonlar'ın kraliçesi Sinope benim kadar üşüdü mü bu topraklarda bilemiyorum. Evet en kuzeyden, üst bir mahalleden ve üst kattan sesleniyorum. Hohlamak da diyebiliriz.
Beynime ne gidiyor ne gitmiyor bilmiyorum ama asla odaklanamıyorum.
Bu kitap.
Bu kitabı bana bir abim okuyayım diye verdi, açıkçası neden kendisi okumadan bana verdi bilmiyorum, bu aralar düz kitap okuyabilecek durumda değildim ama yine de bu kitap için iyi ki okudum diyorum. Ben çok fazla Çanakkale öyküsü okudum. Aynı şekilde I. Dünya Savaşı için de söyleyebilirim bunu, hatta daha çok yenilerde Mahşerin Dört Atlısını okudum. O kitabı okurken bazı şeylerden emin olmuştum, şimdi çok farklı bir pencere ile bizden bir daha emin oldum. O kitaptaki pencere ihtilaf penceresi idi. Yani Fransa. Orada düşman Almanyaydı. Burada müttefik Almanya. Orada taarruz vardı burada savunma. Evet Çanakkale cephesi tarihçiler ne der bilmiyorum ama sonuç itibariyle görünüşte bir savunma cephesidir. Adamlar senin toprağına girmiş sen de savunmadasın. Fransa'da olay başka, onlara göre Almanlar onların topraklarını işgal ediyor. Hepsi aynı oyunun içinde. Bunda herkes hemfikir. Bu kitabın şöyle bir özelliği var, ben daha önce böyle bir zabitin gözünden gün gün yazılmış bir çanakkale hatırası okumadım, evet kitabın özelliği bu. Ve bu çok kıymetli. O kadar sıradan şeyler yazıyor ki, ve o kadar kıymetli ki. Bunu ben nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama şunu hissettim, evet, onlara göre o an çok sıradan olan şeyler bugün bizim için çok kıymetli. Onların yediği yemek, giydiği kıyafet, konuştuğu mevzular. Buraya kadar tamam. Ama şöyle bir pencere daha var, savaşta olmak bizim tasavvur ettiğimiz yoksunluk demek değil, onların gözünde. Özellikle çanakkale cephesinden bahsediyorum, yani I. Dünya Savaşı, yani Kurtuluş Savaşı değil. Böyle bir şey anlatır gibi yazma sebebim şu, çoğu insan tarih okuması yaparken bir konuda çok yanılıyor. Osmanlı yok bir devlet değildi. Hasta adam nitelemesi tamamen devletin psikolojisini altı üst etmek için bir yafta idi. Bunu büyük tarihçi Seren olarak söylemiyorum tabii. Olan bu. Bakıyorsun adam yazmış oraya bugün askere şu istihkakı verdik şu yemeği yedirdik, ondan sonra şunu yaptık, işte kıyafetlerimiz şu kadar süreyle dezenfekte ediliyor, yok şöyle yapıyoruz yok böyle sırayla dinleniyoruz, bugün askerler tiyatro sergiledi... bunun gibi bir sürü şey. Adamın yazdığı yemeklere bakıyorum, aklımız fikrimiz hoşaf, bulgur da. Hayır sadece öyle değildi. Koca bir devletten bahsediyoruz. Bu insanlar gerçekten vatan millet savunması için gittikleri yerde ölene kadar maaşını bile almış insanlar. Olduğu kadar. Bazı şeyleri mahvediyoruz tarih okuturken. Milletimizi hiçmiş gösteriyoruz. Evet bir sürü zorluk yaşanmış inkar edemeyiz, fakat bu insanlar insan gibi yaşamış savaşın ortasında dahi, içtikleri suya yedikleri ekmeğe her zaman dikkat etmişler. Edilmiş komutanları tarafından. Aynı şekilde düşmanın hukukuna da dikkat edilmiş. Düşman yer yer buna dikkat etmiş yer yer çiğnemiş. Mesela ne olursa olsun, sıhhiye çadırlarının vurulmayacağı bir gerçektir savaş hukukunda bugün bile geçerlidir. Ama vurulmuş düşman tarafından. Tarih yazsa bunu yanlı bir şekilde yazar ama bir zabit günlüğüne yazdığında onun için sıradan bizim için gerçek tarih olur. Mesela kimse o cephelerde düşman hattında müslümanların da olduğundan bahsetmek istemiyor. Ama zabit bunu yazıyor. Yazmak zorunda. Çünkü sıradan. Çünkü oyun böyle kurulmuş.
Neyse.
Bu kitap gibi kitapları okumalıyız asıl. Tarihi başkalarının penceresinden değil, günü yaşayanların, tarihi yazanların kaleminden okumak gerekiyor. Bu kitapta hep geçen bir cümle vardı, tarih önce yazılır sonra yaşanır. Nokta.
Kitap Küçük Zabit İbrahim Remzi'nin iki defterinden oluşuyor. Defterin biri dediğim gibi I. Dünya Savaşı'nda Çanakkale Cephesi, ikinci defter ise sonrasında Rusya'ya esir düşmesi. Evet Kosturma kampı. Volga nehri. Yani üstadla aynı esir kampında. Bir umut onun da adı geçer mi dedim ama sonradan anladım ki rutbelilerle erlere aynı şekilde davranılmamış. Evet. Mesela ruslar Osmanlı zabitlerine belli bir maaş vermiş esirken. Baya baya bir şekilde ihtiyaçları karşılanmış vs. Bazı şeyler tam kafamızda kurduğumuz gibi olmuyor. Kısacası kitap baya ufuk açtı bende. Belki ben dar görüşlüydüm bilemiyorum. Demek istediğim medeniyet daha ileride değil, daha geride de değil, medeniyet, tamamen senin ne seviyede olduğunla alakalı bir şey.
Çok düşünerek yaptığım bir okuma oldu ama aynı şekilde yazıya aktaramadım galiba kafamın içini. Buz tutmuş olabilir düşüncelerim. Bzzzz.
Benim çok beğendiğin bir bölüm vardı, onu da buraya bırakayım unutmadan. Bir insanın kalbi varsa her şeyi mümkün.
"Bizim bölükte bir asker var, Sökeli Mehmet Ali. Arkadaşları ona Akıllı diyor. Bildin mi?"
Osman Efendi, acı bir tebessümle cevap verdi:
"Biliyorum. Hayırdır?"
"Geçenlerde geceleyin kitap okumak için siperde ateş yakmaya kalkmış. Arkadaşlarıyla tartışınca öğrendim ki bizim Akıllı her gün bir sayfa kitap okuyormuş. Bunun sebebini sordum, arkadaşları duyar diye söyleyemedi. Kendisiyle alay etmelerinden çekiniyor besbelli. Osman Efendi biliyor dedi sadece."
"Bu nefer, yeni evli. Son görüşmelerinde zevcesine Sergüzeşt hikâyesini hediye etmiş. Okur oyalanırsın demiş."
"Zevcesi okuma biliyormuş demek ki?"
"Biliyormuş. Fakat kızcağızda Sergüzeşt zaten varmış ve onu okumuşmuş. Neticede, o da Mehmet Ali'ye aynı kitabı vermiş ve demiş ki ikimiz de her gün bunun bir sayfasını okuyalım ve okuduğumuz sayfaya o günün tarihini yazalım. Sen askerlik vazifende, ben de köyümde..."
"Garip bir hikâye... Hislendim. Tez zamanda sağ salim kavuşurlar inşallah."
"Her şeye hislenmeyeceksin İbrahim Remzi Efendi. Savaşta olur öyle."
Mesele anlaşıldı. İkisi de her gün aynı sayfayı okuyormuş meğer. Akıllı'nın inadı bu yüzdenmiş. İki insanın mesafeleri aşan sevdası! Ne güzel!
Ya ben? Ben, ona tek söz edemedim ki. Fakat olsun, en iyisini yaptım. Birbirini seven iki kalbin, birbirinden böyle uzakta çırpınması iyi bir şey midir? Hayır, sadece bir kalp sevsin ve sadece o kalp yansın yeter. Varsın, benim sergüzeştim de böyle olsun.