Verona’daki iki soylu aile. Montague’ler ve Capulet’ler, nedenini artık kimsenin tam hatırlamadığı bir kan davasına saplanıp kalmıştır. Bu düşmanlığın ortasında Romeo Montague ile Juliet Capulet birbirlerine aşık olurlar. Aşkları ani, yoğun ve gizlidir. Rahip Lawrence, bu evliliğin iki aile arasındaki nefreti sona erdirebileceği umuduyla onları gizlice nikahlar.
Fakat aynı gün, Juliet’in kuzeni Tybalt, Romeo’nun dostu Mercutio’yu öldürür. Romeo öfkeye yenilir, Tybalt’ı öldürür ve Verona’dan sürgün edilir. Juliet, kuzeninin ölümüne değil, kocasının sürgününe ağlar. Ailesi onu kederden kurtarmak bahanesiyle Kont Paris’le evlendirmeye karar verir. Çaresiz kalan Juliet, Rahip Lawrence’a sığınır. Rahip, ona ölüm benzeri bir uykuya sokacak bir iksir verir; böylece Juliet ölü sanılacak, Romeo’ya haber gönderilecek ve gençler mezardan birlikte kaçacaktır.
Ne var ki plan, antik trajedilerin tanıdık lanetiyle bozulur: haber ulaşmaz. Rahip John, Romeo’ya mektubu veremez. Romeo, Juliet’in öldüğünü sanarak mezara gelir, Paris’i öldürür ve zehir içerek canına kıyar. Juliet uyanır, Romeo’nun cesediyle karşılaşır ve hançeriyle yaşamına son verir. Her şey bittiğinde iki aile, ancak en sevdikleri evlatlarını kaybettikten sonra barışır.
Bu oyun yalnızca romantik bir aşk hikayesi değildir; sert ve acımasız bir öğüt de taşır:
Kana kan düşman da olsan, iki günlük dünyada aşk her şeyden önce gelir.
Ama bu ders bedelsiz verilmez. Montague’ler ve Capulet’ler bu gerçeği, Romeo ve Juliet’in cansız bedenleri başında öğrenirler. William Shakespeare burada barışı yüceltmez; barışın gecikmesini cezalandırır. Sevginin değeri, ancak yokluğu mutlak hale geldiğinde anlaşılır.
Her şey son ana kadar kurtarılabilir gibidir. Planlar yapılır, kaçış yolları vardır, umut hep diri tutulur. Fakat tam bu noktada oyun, antik tragedyalardan aşina olduğumuz o sert kavşağa girer. Bu artık basit bir kader değildir; yanlış anlaşılan işaretlerin, geciken haberlerin ve aceleci kararların ördüğü bir yazgıdır.
Tragedya, karakterleri cezalandırmaz; onların zaaflarını ciddiye alır. Romeo’nun aceleciliği, Juliet’in çaresizliği ve Rahip Lawrence’ın iyi niyetli ama kırılgan planı, bir araya gelerek geri dönüşsüz bir son yaratır.
Ancak bu noktada oyunu yalnızca talihsizliklerin zinciri olarak okumak eksik kalır. Tragedya, William Shakespeare ’de nadiren yalnızca dış koşullarla işler; asıl yük, karakterlerin iç yapılarında taşınır. Yanlış zamanda gelen haberler, geciken mektuplar, bozulan planlar elbette belirleyicidir; fakat bu mekanizma, ancak belirli bir ruh hâline çarptığında yıkıcı olur. Aynı olaylar, daha temkinli bir karakterin elinde başka sonuçlar doğurabilirdi. Bu yüzden Romeo ve Juliet’te felaketin merkezine biraz daha yakından bakmak gerekir. Çünkü oyunun trajik ivmesini sürekli hızlandıran, durup düşünmeye hiç izin vermeyen bir karakter vardır: Romeo.
Romeo edebiyat tarihinin en romantik figürlerinden biri olarak anılır. Ancak metnin kendisi bu romantizmi sık sık sorgular. Rahip Lawrence’ın sert uyarıları bunun en açık göstergesidir. Daha oyunun başında Rosaline için döktüğü gözyaşları kurumadan Juliet’e yönelmesi, Romeo’nun aşkı derinlikten çok yoğunluk üzerinden yaşadığını gösterir. Rahip’in dediği gibi, onun sevgisi yüreğinde değil, gözlerindedir.
Romeo’nun sorunu sevmek değildir; duygularına kapılmayı sevmesidir. Aşkı, yas, öfke ve umutsuzluk arasında neredeyse hiç mesafe bırakmaz. Tybalt’ı öldürdükten sonra sürgünü ölümle eş tutması, bu düşünce yapısının devamıdır. Oysa Rahip Lawrence, Romeo’ya açıkça şunu söyler: Talih hala onun yanındadır; cezası ölüm değil sürgündür, Juliet hala hayattadır, barış ihtimali hala vardır. Fakat Romeo, bu tabloyu göremez. Çünkü onun için duygunun şiddeti, gerçeğin kendisinden daha baskındır.
Bu yüzden Romeo’nun trajedisi, aşk uğruna ölmesi değil aşkı taşıyacak sabrı ve aklı henüz edinmemiş olmasıdır. Sürekli acele eder, sürekli “şimdi”nin içinde yaşar. Rahip’in “acele işe şeytan karışır” uyarısı, oyunun belki de en berrak cümlesidir. Romeo bu uyarıyı duyar ama içselleştiremez. Sonunda da aşkını kurtarmak için değil, onun yokluğuna katlanamadığı için ölür.
William Shakespeare burada Romeo’yu yüceltmez; romantik bir ikon yaratmaktan çok, romantizmin tehlikesini gösterir. Romeo, ezberden aşk sözleri söyleyen bir laf cambazı gibi durabilir .O duygularının hızını denetleyemeyen, her şeyi mutlak yaşayan bir gençtir. Tragedya da tam olarak burada doğar: iyi niyet, yoğun duygu ve sabırsızlık aynı bedende birleştiğinde.