Bazen bir yere oturursun ve kalkmak istemezsin. Sadece bedenin değil zamanın kendisi de oraya çöküp kalmıştır. Etrafındaki her şey akmaya devam eder. İnsanlar konuşur, kapılar açılıp kapanır, hayat kendi hızında sürer. Ama senin içinde bir şey kırılmış gibidir. Senin zamanın onlarınkiyle aynı akmaz artık. Her şey dışarıda ilerlerken sen içeride yavaş yavaş durursun.
Aslında yapılacak şeyler vardır. Gitmen gereken yerler, tamamlaman gereken işler, belki senden bir şey bekleyen insanlar... Bunların hepsini bilirsin. Hatta zihnin sana bunu durmadan hatırlatır. “Kalkman lazım,” der. “Burada kalamazsın.” o ses artık bir emir gibi değil uzaktan gelen zayıf bir uğultu gibidir. Mantık çalışır ama etkisi yoktur. Çünkü beden çoktan kararını vermiştir.
Vücut sanki oturduğun yere kök salmıştır. Kalkmak, basit bir hareket olmaktan çıkar. Ağır, neredeyse imkansız bir eyleme dönüşür. İçinde bir direnç vardır ama bu aktif bir karşı koyuş değil, daha çok çökmüşlükten gelen bir hareketsizliktir. İstememek bile değildir bu. Daha çok, hiçbir şey isteyememek gibi. Bir süre sonra fark edersin ki sorun yorgunluk değil. Dinlenmek de değil. Sadece yerinden kalkamayan bir ağırlık vardır içinde.
En rahatsız edici olan ise bunun farkında olmaktır. Orada öylece kaldığını bilirsin. Zamanın senden koptuğunu, geride kaldığını görürsün. Ama bu farkındalık seni harekete geçirmez. Aksine daha da sabitler.