Ömer Erdem

Ömer Erdem
@Oid_ipus
Raks Eden Santur
7/10
·348 syf.··
Beğendi
·
2026 6. kitabı
·
35 günde okudu
·
Okunma: 22 Mart 2026 14:38
Kitabın taa en başlarında bir deniz esintisi ve yaşlı koca bir adam... Bu kitabı okurken bambaşka şeyler hayal ediyordum. Ne zaman deniz ve oralarda bir yaşlıyı düşünsem aklıma hikayeler, öyküler hep gelir. Sait Faik'de bunlardan biridir hiç şüphesiz. Bu kitaba başlarken de öyle bir niyetim vardı. Sait Faik elinden çıkmış bir kitap olmalıydı. Böyle bir beklentim olduğu için mutluydum, o en sevdiğim yazardır. Birden bire Zorba şokuna uğradım. Bu adam nelerden bahsediyor böyle, dedim. Sayfalar ilerleyince, kitabın sonuna yaklaşınca farkına varmaya başladım. Aslında Zorba'yı yanlış anlamışım. O kendini yarı tanrı gibi görürken o kadar da haksız değilmiş. Hayatı kitaplardan değil de gerçeklerden görmüş, bunlardan bir takım fikirler edinmiş ve bunlara sahip çıkan birisi o da. Zorba da kesinlikle bir melek olduğunu düşünmüyor. Hatta içindeki şeytanın sesini dinlediğini de sık sık dile getiriyor. Dünyada bir kurtarıcı güç olduğuna inanmıyor. Sadece acı var Zorba için. Ve bu acıya karşı güçlü olmak lazım, erkek olmak lazım. Kadını da bir amaç olarak görüyor. Hatta biraz abartıp erkeklere hizmet etmesi gereken bir nesne diyebilirim. Bunları demesi kulağa hiç hoş gelmediğinin farkındayım. Yine de bütün bunları o dönemin düşüncelerinden bağımsız ele almamamız lazım. Erkeğin maskülen olmak zorunda olduğu kadının evde kaldığı dönemlerden bahsediyorum. Sonrasında Zorba'yı hayal ettim... Kirli beyaz bir gömlek, dizlerine kadar katlanmış ve koyu mavi şalvarımsı bir pamuk pantolon, kimi zaman sandaletli kimi zaman yalınayak, yaşı 70'i geçmiş ak saçlı, hafif kirli sakallı koca bir adam. Santurunu almış çalıyor. Çaldıkça ruhu coşuyor, raks etmeye başlıyor. Eğer raks etmezse içindeki şeytan muhakkak pek iyi şeyler yapmayacaktır.
Duygu ve Düşünce
ZorbaNikos Kazancakis · Can Yayınları · 202420,6bin okunma
Reklam

Ömer Erdem

, bir kitap okudu
7/10
·348 syf.··
Beğendi
·
35 günde okudu
·
Okunma: 22 Mart 2026 14:38
·
2026 6. kitabı
Nikos Kazancakis
7.9/10 · 20,6bin okunma
Gereksinim, çözüm değil beklentidir.
Duygu ve Düşünce
Nerede bu mutluluk?
İnsan çoğu zaman mutluluğu bir zirveye benzetir. Ulaşılması gereken bir yer, varılması gereken bir nokta, elde edilmesi gereken bir sonuç. Bu yüzden tırmanır. Daha başarılı olmak için, daha değerli hissetmek için, daha çok sevilmek için, daha “yeterli” olmak için. Fakat burada sessiz bir varsayım gizlidir: “Şu an olduğum halim yetmez.” İnsan zirveye doğru tırmanırken çoğu zaman yalnızca enerjisini değil kendisini de harcar. Çünkü mutluluğu bir sonuç olarak gördüğünde kendi varlığını o sonuca araç haline getirir. Artık yaşamak için değil, ulaşmak için yaşar. Zirveye ulaştığında kısa bir an için coşku duyar. Fakat o anın hemen ardından ufukta yeni bir tepe belirir. Bu hayatın acımasızlığı değil zihnin yapısıdır. İnsan alışır, insan normalleştirir, insan ulaştığını sıradanlaştırır. Böylece mutluluk sürekli ötelenir. Oysa belki de sorun zirveye çıkmak değildir. Sorun, mutluluğu zirveye bağlamaktır. Mutluluk bir konum değildir. Bir sahip oluş değildir. Bir sıfat değildir. Mutluluk, insanın kendi varlığıyla kavga etmeyi bırakmasıdır. Kişi kendini bir hedef uğruna harcamaya başladığında, içsel değerini dış sonuçlara devretmiş olur. Başarırsam değerliyim, Sevilirsem yeterliyim, Ulaşırsam tamamım demeye başlar. Böylece mutluluk bir ödüle dönüşür. Varoluşun doğal hali olmaktan çıkar. Oysa insan zirveye çıkmadan da vardır. Seçilmeden de vardır. Alkışlanmadan da vardır. Ve bu varoluş, başlı başına bir değerdir. Mutluluk çoğu zaman arandığında bulunmaz çünkü arama eylemi bile bir eksiklik varsayar. “Bir yerde olmalı” diye düşündüğümüz her şey, bizi bulunduğumuz andan koparır. Belki de mutluluk, arayışın durduğu yerde başlar. Kişi kendini harcamadığında, kendini bir yarışın malzemesi yapmadığında, kendi değerini ertelenmiş bir geleceğe bağlamadığında… mutluluk uzak bir dağ
Duygu ve Düşünce
Kendi Gölgesine Yazılan Bir Çöküş
7/10
·95 syf.··
2026 5. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 09 Şubat 2026 21:23
Kör Baykuş'u okurken bir hikaye takip ettiğimi hiç hissetmedim. Daha çok bir zihnin yavaş yavaş çözülüşü var gibiydi. Olaylar net değil. Zaman akmıyor. Her şey rüya ile gerçek arasında asılı duruyor. Bu yüzden kitap okunmaktan çok “yaşanıyor”. Özellikle karanlık bir ruh halindeyken insanın içine ağır ağır sızan bir metin. Romanın merkezinde ölüm var. Ama ölüm burada sadece son değil. Hayatın sahte yüzlerini söken tek gerçek gibi anlatılıyor. Karakter için yaşamak çoğu zaman bir aldatmaca. Ölüm ise sessiz, kaçınılmaz ve dürüst bir varlık. Metnin karamsarlığı yüzeysel bir melankoli değil; varoluşun temeline yerleşmiş bir umutsuzluk. Bu karanlık atmosferi Sadık Hidayet ’in hayatından bağımsız düşünmek zor. Yabancılaşma, yalnızlık ve sürekli bir iç sıkıntısı… Bunların hepsi karakterin sesinde hissediliyor. Tanrı’ya, topluma ve insan ilişkilerine duyulan güvensizlik yalnızca kurgu gibi gelmiyor. Sanki yazarın kendi iç dünyasının bir yankısı. Anlatım biçimi ise başlı başına rahatsız edici. Olaylar mantıklı bir sırayla ilerlemiyor. Aynı imgeler tekrar tekrar dönüyor: servi ağacı, genç kadın, kambur ihtiyar, çürüyen beden kokusu, gölgeler… Bu tekrarlar bilinçli. Çünkü anlatım ilerlemiyor; aynı düşüncelerin içinde dönüp duruyor. Okur da onunla birlikte sıkışıyor. Kitabın en çarpıcı tarafı yalnızlık duygusu. Bu kitap insanlara konuşmuyor. Yazdıklarını kendi gölgesine anlatıyor. Bu, metnin en ürpertici noktası. Çünkü burada dil bile bir iletişim aracı değil; sadece içsel bir yankı. Kör Baykuş umut veren bir roman değil. Okuru rahatlatmıyor. Aksine rahatsız ediyor, içine çekiyor ve uzun süre bırakmıyor. Ama tam da bu yüzden güçlü. Çünkü bize bir hikaye anlatmıyor, insan zihninin karanlık tarafını gösteriyor. Ve bunu yaparken rüya ile gerçek arasındaki çizgiyi tamamen siliyor.
Kör BaykuşSadık Hidayet · Yapı Kredi Yayınları · 202636,6bin okunma