Kitabın taa en başlarında bir deniz esintisi ve yaşlı koca bir adam...
Bu kitabı okurken bambaşka şeyler hayal ediyordum. Ne zaman deniz ve oralarda bir yaşlıyı düşünsem aklıma hikayeler, öyküler hep gelir. Sait Faik'de bunlardan biridir hiç şüphesiz. Bu kitaba başlarken de öyle bir niyetim vardı. Sait Faik elinden çıkmış bir kitap olmalıydı.
Böyle bir beklentim olduğu için mutluydum, o en sevdiğim yazardır. Birden bire Zorba şokuna uğradım. Bu adam nelerden bahsediyor böyle, dedim. Sayfalar ilerleyince, kitabın sonuna yaklaşınca farkına varmaya başladım. Aslında Zorba'yı yanlış anlamışım. O kendini yarı tanrı gibi görürken o kadar da haksız değilmiş. Hayatı kitaplardan değil de gerçeklerden görmüş, bunlardan bir takım fikirler edinmiş ve bunlara sahip çıkan birisi o da.
Zorba da kesinlikle bir melek olduğunu düşünmüyor. Hatta içindeki şeytanın sesini dinlediğini de sık sık dile getiriyor. Dünyada bir kurtarıcı güç olduğuna inanmıyor. Sadece acı var Zorba için. Ve bu acıya karşı güçlü olmak lazım, erkek olmak lazım.
Kadını da bir amaç olarak görüyor. Hatta biraz abartıp erkeklere hizmet etmesi gereken bir nesne diyebilirim. Bunları demesi kulağa hiç hoş gelmediğinin farkındayım. Yine de bütün bunları o dönemin düşüncelerinden bağımsız ele almamamız lazım. Erkeğin maskülen olmak zorunda olduğu kadının evde kaldığı dönemlerden bahsediyorum.
Sonrasında Zorba'yı hayal ettim... Kirli beyaz bir gömlek, dizlerine kadar katlanmış ve koyu mavi şalvarımsı bir pamuk pantolon, kimi zaman sandaletli kimi zaman yalınayak, yaşı 70'i geçmiş ak saçlı, hafif kirli sakallı koca bir adam. Santurunu almış çalıyor. Çaldıkça ruhu coşuyor, raks etmeye başlıyor. Eğer raks etmezse içindeki şeytan muhakkak pek iyi şeyler yapmayacaktır.