Uyarı! Bu incelemede herhangi bir edebiyatı övüp başka bir edebiyatı yerme ya da başkalarının okuma zevklerine laf atma amacı yoktur. Ben beğendim diye herkes beğenecek diye bir şey de yoktur; ancak objektif yorum yapma hakkına sahibim. O yüzden… tüh, çenem düştü. anyway, uyarı bitti.
Ben çoğu zaman 1k’yi kullanan kişilerden okuma zevkimin farklı olduğunu düşünürdüm ve bu sefer bunu çok ama çok net anladım. Natsume Soseki'nin On Gece Düşleri kitabını okumaya karar verdiğimde bir incelemelere bakayım dedim ve insanların sebepsiz yere puan kırdığını gördüm.
Mesela biri Japon edebiyatını ilk defa okuduğunu söylemiş ama buna rağmen “terimler yüzünden” puan kırmış. Oysa kitapta Japon kültürüne ait yalnızca birkaç kelime geçiyor: bir kimono, bir geyşa ve bir de avamochi. Avamochi zaten yazar tarafından açıklanıyor. Samuray da geçiyor ama samurayı da artık biliverin bir zahmet.
Birinin “edebiyat yok” demesine ise gerçekten çok güldüm. Edebi dil, süslü cümleler kurmak değildir. Benzetme yapmak, eski kelimeler kullanmak ya da cümleleri dolandırmak da tek başına edebi dil sayılmaz.
Edebi dil, dilin anlam üretme kapasitesinin bilinçli ve yoğun biçimde kullanılmasıdır. Yani dil, sadece bir hikâye anlatma aracı olmaktan çıkar; metnin kendisi hâline gelir.
Edebi dilde sözcükler rastgele seçilmez. Her kelime, ritmiyle, çağrışımıyla ve metin içindeki yankısıyla vardır. Cümlelerin uzunluğu, kesikliği, tekrarları ya da bilinçli boşlukları bile anlam taşır. Okur yalnızca “ne oldu”yu değil, “nasıl bir ruh hâlindeyiz”i de dilden hisseder. Düz anlatım bilgi verir; edebi dil hissettirir, sezdirir, bazen bilinçli olarak eksik bırakır.
Natsume Sōseki’nin On Gece Düşleri tam olarak bu noktada edebi bir metindir. Kitapta klasik anlamda bir olay örgüsü yoktur, karakterler uzun psikolojik çözümlemelerle anlatılmaz; hatta çoğu rüya açıkça “anlaşılmazdır”. Ama bu bir eksiklik değil, bilinçli bir tercihtir. Sōseki rüya mantığını taklit eder. Zaman kopuktur, mekân belirsizdir, anlatıcı çoğu şeyi açıklamaz. Çünkü rüyalar da böyledir. Metnin dili bu rüya hâlini taşır: sade ama tekinsiz, sessiz ama rahatsız edici.
“Edebi dil yok” diyenlerin çoğu, edebi dili gösterişli dil ile karıştırıyor. Oysa Sōseki bilinçli bir sadelik kurar. Cümleler temizdir ama altları boştur; o boşluğu okurun doldurması gerekir. Bir cümle kısa olabilir ama çağrışımı geniştir. Bir sahne yalın anlatılır ama varoluşsal bir ağırlık taşır. Bu, yüksek sesle bağıran bir edebiyat değil; fısıldayan bir edebiyattır.
On Gece Düşleri’nde dil, açıklamak için değil; sezdirerek kaygı yaratmak için vardır. Ölüm, suçluluk, zaman ve benlik gibi temalar doğrudan anlatılmaz; rüya imgeleriyle dolaşır. Bu da modern edebiyatın temel özelliklerinden biridir. Zaten Sōseki, Japon modernizminin kurucu isimlerinden biridir ve bu kitap, klasik anlatıdan bilinçli bir kopuştur.
Bunun dışında çeviri de kitabın anlaşılmasını ciddi biçimde etkiliyor. Bu yüzden yabancı kitap okurken çevirmenlere dikkat etmenizi tavsiye ederim.
Kitabın en basit tanımıyla: Anlatıcının on gün boyunca gördüğü on rüyadan oluşan on öykü var. Her rüya farklı bir bakış açısıyla anlatılıyor ve anlatım biçimi sürekli değişiyor. Bu da benim kitapta en sevdiğim şeylerden biri oldu.
Kısacası, yazım dili hem sade hem de yer yer süslü; bu da okuma keyfini oldukça artırıyor. Ben kesinlikle okunmasını öneririm.