Bir Yazar Bir Kitap
KELİME DEFTERİ * Diğer yandan her yazarın belli kelimeler etrafında döndüğünü biliyordum. Öyle ki o kelimelerin bir araya getirilerek yorumlanması yazarın ilgilerini, ısrarlarını, meselelerini kısacası temel izleğini (personel mitini) ortaya çıkarabilirdi. Yazar o kelimelerden ibaret tek cümleye indirgenebilirdi. 13 * İşte benim Kelime Defteri’m: Aşk: Ezelden beri aşk olduğu için kelimelerin en başına yazıldı. Ezel Tanışıklığı: Aşkın tanımı. Bezm-i cânda Galib’in payına düşen kâle-i kâm. İhanet: Ezeli aşk üçgeni. Akıl ve Kalp: Aklıma yaslansam kalbim, kalbime yaslansam aklım yarı yolda bırakıyor. Acı: Kendimiz için çekersek bizi bencilleştirir. Kendi acımızda bütün evrenin acısını tecrübe edersek olgunlaşırız. Acıdan acıya fark var. Empati: İnsan olmanın ilk şartı. İnsan kendini başkasının, dahası kurdun kuşun, börtü böceğin, kırık dalın yerine koyabiliyorsa insandır. Hayvanlar: Sevmiyorsan da yaşama hakkına saygı göster. Yusuf’u yemeyen kurttan muhacir Masala, akıbeti meçhul karacalara. Yazdıklarımda hep varlar. İnsaniyet: Her türlü davanın üstünde. Ve ben artık insanlardan insaniyete sığmıyorum. Sahici: Düz cümleler kurmaya heves edişimin hem sonucu hem sebebi. Siyaset: Tek masumun acı çektiği yerde bütün geçerliğini yitirir. Savaş: Niye ki? Şefkat: Bütün duyguların üstünde duruyor, hâlâ. Zaman: Her şey her an yeniden yaşanıyor. An: Her şey anın içinde donmuş duruyor. Ölüm: Ölüm sonrasında bir hayat olduğundan, orada tekrar buluşup konuşacağımızdan kalemimin şu an elimde durduğundan emin olduğum kadar eminim. Kadim: Ne güzel kelime. Evrensel: Kadim ile birlikte. Perde: Bu perdenin arkasında ne var ki ömrünü onun önünde muztarib bir ruh gibi dolaşmakla geçiriyorsun? Hepimiz bu taraftayız. Arkada ne var? Gölge: Sen bana gölge ben sana gölge. Rabb’in nazarında sen gölge ben gölge. Mutlak Hakikat: Bir kez bilince, gidebileceğim kadar eskide aradım. Yusuf: Rüya gerçek olur inşaallah. Zira Yusuf’un Yusuf’luğu zahir. Leylâ: Bir kadının adı eğer Leylâ değilse, başka ne olabilir ki? Çöl: Çöl ile başlasın mı hikâye? Taş: Bir konuşsalar. Tabiat: Yarı ölü düştüğüm bahçede yabani bir lâvanta çiçeğini saçlarımın arasına takma arzusunu duyduğumda, beni taşıdığım can hatırına onaracak olanı da tanıdım. Fıtrat: Fıtratımız tabiatla aynı kaynaktandır. Ruhun ezeli hikâyesi tabiatta kayıtlıdır. Ağaç: Varlığın en kadim tanıkları. İncir, üzüm, nar. Rüzgâr: Ağaçların üzerinden geçerken, “O benim işte.” Yağmur: Açıklamaya gerek yok. Yağmur işte. Irmak: Bir deniz çocuğu olsam da korkarım kaderim ırmak suyuna yazılı. Irmak bir kez konuştu ki bana, anlatamam. Dağ: Bizden daha eski, bizden daha fazla bu yerli. Bulut: Ezeli hasretim en fazla bulut ve gül şeklinde geldi. Gül: Gülden bıkılmaz. O her dem yenidenliğin tecrübesidir. Su içmek gibi. Nergis: Gül devrim, lâle devrim geçti. Şimdi nergis devrimdeyim. Deniz: Denizi ilk kez görür gibi. Karadeniz: Karadeniz’in ayrı bir kimliği var. O yüzden Kelime Defterinde Denize rağmen Karadeniz var. İçinde Fırtına. Çay: Çayı yaratan Allah’a hamd olsun. Ya yaratmamış olsaydı! Sonbahar: Bu şehre erken geliyor. Tahammül sebebi. Gökler: Yıldızların servilerin tepesine indiği bir gece gökler başımın üzerinde döndüğünde ne yapacağımı bilemedimdi. Yıldız: Suya yakamoz bırakan ve her hikâyemde bir görünüp bir kaybolan mavi bir yıldız var. Bahçe: Bir avuç kuş gülü. Bir demet sarı düğün çiçeği. Filbahri: Ruhlar henüz cennetli iken benim ruhuma bir filbahri dalı gösterilmiş olmalı. Sardunya: Ağustos sabahında su değince kokusunu saldığında. Siyah: Âh, günah, vâh, simsiyah. Âh: Günahla, siyahla, vâhla, Allah’la kafiyeli. Mor: Mürekkep. Seyahat: Evliya Çelebi gibi bir rüya görsem ben de. Şefaati unutmasam ama seyahat de dilesem. Yol: Hangi yol götürür? Hangi yol yarı yolda bırakmaz? Öğrenci: Beni bu sesler oyalar. Nigâr Hanım: Başımı dizlerinize dayasam, ağlasam. Nigâr Hanım, Sevgili. Anna Karenina: Edebiyatçı yanımla bütün ömrümü Anna Karenina yı okumaya ve anlamaya hasredebilirim. Aşk, ölüm, birey, toplum. Daha ne olsun? Dostoyevski: Eserinden çok hayatı. Rus Edebiyatı: Edebiyatın kumaşı dağıtılırken Rusların payına roman düşmüş olmalı. Fuzuli: İstanbul merkezli bir şiirin İstanbul’u görmemiş şah şairi. Yazı: Hayatımın merkezinde duran şey yazıdır, yazarlık değil. Okuyucu: “Anladım” diyen bir yürek. Hepsi bu. Dil: Dile dökemediğim şeyin acısı katlanılmaz. Adını koyar¬sam tahammül edebilirim. Çünkü benden önce denenmiştir. İsim: İsimleri varlıkları beyanındadır. İsmi varsa kendi vardır. Kelime: Kelime acıtır. Hacmi, ağırlığı, dokusu vardır. Tene değer ve keser. Öldürebilir de. Nokta: Be’nin altındaysa. Defter: Bitti. Oysa benim daha çok kelimem kaldı. Su gibi. Ateş gibi. 14 TÜYAP’TA OKUR OLMAK * Fuarı gezemeden geri döndüğüm onca günün acısını çıkarırcasına daldım salonların, koridorların arasına. Bir kaleydoskopun içinde açılan şekiller ve renkler gibi, yayınevlerinin, rafların, vitrinlerin, etkinliklerin birbiri içinde açılışını izledim. 18 * Zaman zaman içinde. Zamansızlığın yani cennet zamanının tecrübe edildiği üç kalpten biri şair kalbi. Diğerleri çocuk kalbi, âşık kalbi. 20 TÜYAP’TA YAZAR MASASININ ARKASINDA OLMAK: “DİLEMEK İYİDİR” * “Eğer görmek için göz şart olsaydı, kör at nasıl rüya görebilirdi?” hatırlatanlar. Habil’in bile yakarak çözemeyeceği bir bağın varlığını öğretenler. 22 * Bir daha asla göremeyeceği birine kırık dökük kelimelerle anlatılmış kırgınlıklar. Zehra kadar yol kat etmiş, Settarhan kadar sılasından uzak düşmüşler. Benden bile daha yorgun, yorgunluklarının sebebini anlamaya çalışanlar. Elif’in Be’yi sevdiği kadar sevdiğine yemin edebilenler. Ölümün de gurbetin de ne olduğunu iyi bildiği halde kendini korumak için ördüğü duvarın altında kalanlar. Kalbin mucizesi olduğunu henüz söyleyemediklerim. Ama yazdığı birkaç satır bile beni yazar masasının arkasındaki varlığımdan utandıranlar. 22 * Sizde benim cümlelerim var, bende sizin gözleriniz. 23 * “Dilin ucuna her gelen söylenir olsa idi sadece bir dünya var derdim. Olmazların olur olduğu iki cihandan biri de burası ise, dilemek iyidir.” 23 TRABZON-MACARİSTAN HATTI * Biz onları böyle görürken onlar bizi nasıl görüyorlardı? Bu kitap en fazla da bu merakı tatmin edebilir. Çevirmen Erdal Şalikoğlu nun dediği gibi, “Tanımak iyidir. Zira tanımadan sevemezsiniz. Oysaki nefret etmek için tanımaya gerek yoktur.” Öyleyse biz iki kardeş millet, “birbirimizi daha iyi tanıyalım.” 32 İSTİKLAL HARBİ MEKTUBU * “Seher’im. Seher vakti bülbüllerin nağmeleriyle mütelezziz olan ruhum birden seni arzuladı.” 33 * Genç adamın karısına hitaben kaleme aldığı en güzel mektup: “Seher’im, seher vaktinde bülbüllerin nağmeleriyle mütelezziz olan ruhum...” 35 ONUN HARFLERİ MÜNHANİ * İnsan nereye gitse rüyalarını geride bırakamaz ki. 36 * Nedir bir ölüm? Dağların taşların kabul etmeyip insanın kabul ettiği şey mi? Sen ölümü beklerken kalan sağların sende seyrettiği şey mi yoksa? 38 HACI ZEYNELABİDİN TAGİYEV * Öldüğünde yüz bir yaşındadır ve Ahund Hacı Türab’m ayakucuna gömülmeyi vasiyet etmiştir. Sebebi var. Zenginlik ve yoksulluk bu şekilde sarmaşınca rivayetlerin de önü açılır. Rivayete göre ferah zamanlarında bir gün Ahund Hacı Türab, “Yasin” suresinin seksen ikinci ayetini okur ve açıklar: “O isterse ol der ve oluverir.” Dinlemekte olan Tagiyev merak eder: “Şimdi ben bu kadar servetin sahibiyim. Allah isterse bir anda yok olur, öyle mi?” “Öyle,” der Ahund. Gel zaman git zaman Tagiyev bütün servetini kaybettiğinde, “Beni Ahund un ayakucuna gömün,” diye vasiyet eder, “çünkü onun ayaklarının bildiğini benim başım bilmiyor.” 41 SINAV KÂĞIDINDA ÖMER HAYYAM * Fars edebiyatını sona bıraktım. Firdevsi’nin tek cümlesini anlamaları yeterliydi aslında: “Gerçi otuz yıl uğraştım, ama sonunda Fars dilinden İran milletini yarattım.” Asırları geçtikten sonra vedayı Hafızda yaptım. Yer ve gökler arasında aşkın bütün mahiyetini “insan takatini aşan bir kelâmla” tekellüm eden ondan daha iyisi yoktu çünkü ve her evde hâlâ bir Hafız Divanı tutan İran vefakâr milletti. 42 * Son soru benim asıl merak ettiğim. “Dönem boyunca tanıdı¬ğımız isimlerden biri hakkında bir deneme yazınız” demişim. Deneme, yani serbestsiniz ve istediğiniz kadar uzun yazabilirsiniz. 43 * Başlık iddialı ve cesur: “Hayyam’da Haram.” İlk paragraf müşfik olduğu kadar derin bir nüfuza da sahip bir kalemle karşılaştığımı uyarıyor: Hayyam çadır demekmiş. Ne de isabetli bir isim bu Ömer Hayyam için. Dıştan ruha korunaktık eden ruhun geçici evi bir beden, içten ise bir çadırda yaşayan her fert için hareketli bir ruh. Kurallara aykırıdır ilk bakışta Hayyam. Ne de farklıdır onun nazarında günahlar. Ne de açıktır onu sınırlayan yasaklar. Gönlü aşk, ağzı şarap kokar. Herkes saklarken dilindekileri, Hayyam susmaktan korkar. Emir bilmez o, yasak tanımaz. Çünkü beden yasaklardan kaçtıkça değil yasaklandıkça yanar. Nereye bağlanacak bu cümlelerin sonu? Ruhun kirini bedenin kiriyle mukayese, Hayyam’ın çıkış yolu: Haramlar farklı değer bam teline. Değil mi ki zaten onun kitabında asıl leke kirli ruha temiz kaftandır. Ruhtan başlar asıl temizlik, ta içten. Beden temiz iken ruh kirliyse bütün sevaplar nafile. Ne kadar da değişiyor haram ona göre. Aslen haz onu mutlu eder, deniyor. Oysa öyle midir gerçekten? Hayyam! Başkalarının derinine inemediği ruhu bilen adam. Mabede sakladığı ruhu ateşten arındırmak isteyen adam. Hayyam dünyalıkları, ahiretlikleri sorgulayan, sahte imana yer vermeyen adam. Belki birçok rubaide isyan bayrağı vardır. Çoğunda dalgalanır günah kokusu. Ama isyan dolu yüzlerce rubai gerçekten Hayyam’m kaleminde mi can bulmuştur? Yoksa gönlündeki kirleri dökmekten korkanlar kendi günahlarını yazıp Hayyam a mı suç bulmuşlar? (....) 43 HALİL CİBRAN VE SINAV SORUSU * Halil Cibran, Mehceret edebiyatının başını çekmişti. Bu edebiyat, batıya göç eden çoğu Lübnanlı Hıristiyan Arap yazarlar tarafından ABD ve Latin Amerika’da oluşturulmuştu ve bu edipler İslâm öncesi Arap edebiyatı gibi İslâmi Arap edebiyatının imgelerini de memnuniyetle sahiplenmişti. Ortaya kesin sınırları olmayan müşterek bir mazinin hâzineleri çıktı. Cibran’ın havzası bu yüzden geniştir. Manası insani, dili durudur. O kadar durudur ki bu dil, ilk bakışta bir çocuğun söyleyebileceği cümleler gibi gelir bize onun yazdıkları. Ama bu dil, arkasında “büyük gibi” yazmanın sayısız alıştırmasını saklar. Dibindeki çakılları göstermesine aldanmamak bu suyun, çok derindir. 46 * Hayır, Cibran’ın dili benzetmesiz, imajsız değildir. Tam tersine onun yoğun benzetmeleri, imgeleri, metaforları vardır. Gündelik kelimelere yan anlamlar yükleyerek kendisine bir üst dil kurar. Üstelik bunlar kabuklaşmış, basmakalıp ifadeler gibi bıktırıcı, ucuz ve bayat değildir, orijinaldir. Ama bu orijinal dil şaşılacak derecede sadedir yine de. Çünkü o, bilindik kelimelere yüklediği yan anlamlar ile onların gerçek anlamları arasında okuyucunun geçebileceği bir köprü kurmuş, kapıyı aralık bırakmıştır. Okuyucu bu mesafeyi aşabildiği için Cibran’ın imajlı dili bu kadar duru gelir bize. Her şey gibi bu derin fakat sade üslûp da acemi edebiyatçıların elinde ucuz örnekler halinde tekrarlanmıştı. Ucuz örnekler bize bir an için “He, acaba?” dedirtse de nihayette görürüz ki Halil Cibran bu duru dilin karşılık verdiği duygu ve düşüncelerle kalmaz, bütün ırmakların çıktığı ana kaynağa bağlanır. Bu yüzden o doğudur ama hem batıdır. Doğudan esse de bütün dünyadır. Bugündür ama dün ve yarındır. Hem çöl hem denizdir. Kısacası fıtratın kadim evrensel diliyle konuşmaktadır. Fıtratın dilini bu kadar fark ettiği için de, en az fark edilen yanıyla, bidayette itirazdır nihayette isyandır. Yaprakların üzerinden geçen esinti, derin ağaçlığın arkasında gün batınımdan sonra sönen gök ışığı, yalnız dağ, yalnız nehir, yalnız deniz; bütün bunlar kaçırılmış ibadetin vaktini uyaran rüyaların lisanıyla yorumlanır onda. Göklerin hatırlattığı şeyin farkında Cibran, o hissi kelimeye çevirmektedir. 46 TAŞRADA BİR SERMUHARRİR * Ben erken kaybedenlerdenim çünkü. Kaybettiğinin değerini sonra fark edenlerden, zamanında anlattıramayanlardan. 49 * Ey canımın canı baba. Ben senin yanında, kucağında, ikliminde büyürken, çiçeklenirken sen bunları yazmışsın. Bu yazılara eşlik etmiş benim çocuk sesim, ağlamalarım, gülmelerim. Şimdi benim yaşım senin öldüğün yaştan on fazla. Ama senden öğreneceğim hâlâ ne kadar çok şey var. Nurlar içinde yat. 50 MAVİ Halit Ziya, Ahmet Cemil’in mavi bir gecede kurduğu hayalleri anlatarak başlar Mai ve Siyah romanına. Aynı yazarın “Mai Yalı” hikâyesinde kahramanın hayallerini süsleyen yalının rengi mavidir. Fikret hayatın yoruculuğundan “Mai Deniz’e kaçar. Büyülü sözcükleri safiyet ve masumiyet olan Servet-i Fünun edipleri için hayatın acımasız siyahlığı ortasında mavi, hayallerin timsalidir ve sığınılacak en uygun yerdir. Arapçada mâ (su) kelimesine getirilen bir nisbet î si ile oluşturulan mâi, bütün kültürlerde ümidin, iyimserliğin, sükûnetin, saflığın rengidir. Psikolojideki imgesi mutluluktur ve rüyada mavi görmek hayra alâmet edilir. Daha destanlar devrinden itibaren maviye yapılan olumlu vurgu Türk kültüründe de mavinin içerdiği kadim manayı gösterir. Oğuz doğduğunda yüzü mavidir, mavi bir ışık arasında göklerden yeryüzüne düşen bir kızı sever ve onunla evlenir. Tarih boyunca kurulmuş Türk devletlerinin Çoğunun üzerinde gök bayrak dalgalanır ve Türkçede gök, mavi anlamına gelir. Nelerin rengi olduğu ile ilgilidir mavinin manası. Mavi kozmosun rengidir. Uyum kendini mavide hissettirir. Tanpınar, zamanın kayıtlarını aştığı, yani zamansızlığı tecrübe ettiği anda yaşadığı eşsiz doyumu Mavi masmavi bir ışık Ortasında yüzmekteyim mısraları ile dile getirir bu yüzden. Uzaydan bakınca Dünya masmavi bir gezegendir. Günün geceye, gecenin güne kavuştuğu vaktin rengi, yıldızlı gecelerin berrak lâciverdi de bir mavidir. Işık ve gökler gibi suyun da rengi mavidir. Böyle olunca haya¬tın dörtte üçü mavidir. Irmaklar, göller, denizler hatta olanca karalık şöhretine rağmen zaman zaman Karadeniz bile mavidir. Nil mavi, Volga mavidir. Mavi Tuna ancak Tuna gibi bir nehrin maviliklerine bakarak bestelenebilir. Renkler yelpazesinde ana renklerden biridir mavi. Mavisi tükenen ressamın işi zordur bu yüzden. Çünkü kendisi olarak varsa vardır, yoksa palet üzerinde diğer renklerin karışımıyla elde edilemez o. Mavi melez değildir, katışıksızdır, uyandırdığı etki sadece kendisidir, asildir. Fakat, fakat’ı vardır onun, her asalet gibi bir noktadan sonra soğuktur. Sükûnet kedere, derinlik uzaklığa çok rahat dönüşebilir onda. Dinginlikle kasvet arasında durur. Kasvetinden ötürü katedrallerin Ortaçağ müminini çok çabuk vecde getiren vitraylarında mavi uhrevi görkemin rengidir. Meleklerin kanatları mavi, bakışları mavilidir. Mavi fani insanlara dünya gözüyle ahireti seyrettirir. Fakat Leonardo’nun Litta Madonna’sında uzak dağlar, gölgeler, gökler ve Meryem’in omuzlarından aşağı sarkan şal böylesine mavi olsa da bazen en dünyevi heveslerin şaşırtıcı ironik rengi olarak dikilir karşımıza:  Mavi gözlük takarsın Çok canları yakarsın Mavinin içerdiği bu taşkın dünyevi sevinçle Nazım Hikmet Ne güzel şey hatırlamak seni Bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elini derken, Attila İlhan Belki haziranda mavili çocuksun Seni kimseler bilmiyor ah bilmiyor demektedir. Celal Sılay’ınki bir “Mavi Randevu’dur: Mavi bir elbiseyle gelmiştin gökyüzü maviydi Getirdiğin rüzgârla ev kokuyordun Kolun koluma değiyordu, omzun omzuma Mendilin maviydi gökyüzü maviydi Neticede mavi, tek mavi değildir, tonu gibi mizacı çoktur. Anna Karenina, giysisini hazırlayan hizmetçisini azarlar örneğin, “Prusya mavisi bana yakışmaz, hiçbir kadına yakışacağını da zannetmiyorum.” Aslında mavinin kabahati yoktur, sadece aşk bitmeye yüz tuttuğu için Anna kendini eskisi kadar güzel hissetmemektedir. Garip bir renktir mavi. Hayatın dörtte üçünün rengi olma¬sına rağmen bitki ve hayvan doğasının en cimrice kullandığı renk de mavidir. Mavi hayvanlar, mavi çiçekler, mavi meyve ve sebzeler yok denecek kadar azdır. Bu yüzden Novalis’in düş çiçeği mavidir. Mavi Kuş, gerçeğinden çok ütopyasıyla durur zihinlerde. Mavi Gül, Mavi Lâle yeryüzü çiçeklerinden başka çiçekleri merak edenlerin zihninde çaresiz birer tahayyüldür. Hayal işi bir isim olarak bembeyaz bir kediye o denli yaraşması da kayda değerdir bu yüzden. Aynı anda iki şey olsa da maddeden manaya, bu dünyadan o dünyaya, masivadan maveraya doldurduğu alanın onca genişliği ile mavi bize en fazla da gördük, bilindik renklerin dışında renklerin olduğunu uyarır. Çünkü o en fazla dünyalı olduğu anda bile ışık tayfının ötesindeki bilinmedik renkleri sızdırır. Aslen rüyalıdır. 53-56 KIRMIZI Uhrevi ışığı sızdırmak mavinin bahtında yazılı olsa da dünyevi saltanat kırmızınındır. Çünkü kırmızıya düşen rol bağırmak, çağırmak ve kışkırtmaktır bu dünyada. O kadar bağırır ki kırmızı, sonsuzca uzanan yemyeşil tarlalar üzerinde bir tek gelincik açsa göz onca yeşili bırakır, gidip o kırmızıya takılır. Kırmızı, doğanın kanıdır. Kırmızı dokunduğu her şeyi doğaya katar. Olgun meyveler, açmış çiçekler pembeden bordoya, kırmızıdır büyük ölçüde. Kızıl tilki, kızıl sincap, nar bülbülü, kardinal kuşu, kırmızı tavuk kırmızıya bulaşmıştır. Fakat kırmızının nüfusu yoğun olsa da yüzölçümü dardır. O, geniş alanlardan çok, küçük lekelerde, dar hacimlerde, sınırlı yüzeylerdedir. Hayat geniş kırmızıya tahammül edemez çünkü. Dörtte üçü mavi olan dünyanın sularının, göklerinin ve ışığının renginin bir an için kırmızı olduğunu düşünmek bile bir kıyamet dehşeti uyandırıverir. Hayatı kışkırtan, enerjisi yüksek, etkisi yoğun kırmızı kararı aşarsa, bereketin hayat saçan mavi dünyası bir asit ve çöl gezegenine dönüşüverir. Çok uzaktan fark edilen kırmızı dikkat çekmek için kullanılır. Kırmızı ışıkta durulur. Kırmızı kart dur’dur. Tehlikeler, ağır hava koşulları, öfkeli sular kırmızı bayrakla tanımlanır. Yoğun enerjisiyle tekinsizliğin rengi de kırmızıdır. Savaşın, ateşin rengidir o. Şeytanla ilişkilendirilir açıkça. Kırmızı arabalar kazalara daha çok karışır. Renkleri ayırt edemez boğa, onu çileden çıkaran matadorun elindeki kumaşın dalgalanışıdır. Öyleyse saldırı kırmızı, intikam kıpkırmızıdır. Uhrevi olan her şeyin bir parça kırmızıyla kırılır kanatları. Kırmızı, dünyalıdır. Tene dokunmuş aşkta dünya evinin ruhsatı kırmızıdır. Beyaz gelinlikten geriye bir kırmızı kuşak kalır. Tutkunun, öfkenin, tenselliğin, saldırganlığın rengidir ama aynı anda çocukluğun şuursuz merakıyla rugan pabuçlar, kırmızı başlıklar, elma şekerleri arasında masumiyetin de rengi kırmızıdır. Olumsuz kırmızılar kadar olumlu kırmızılar da vardır neticede. Bizans’ta kırmızı mürekkebin soyut değeri o kadar yüksektir ki sadece ayrıcalıklılar tarafından kullanılır. Ortaçağ boyunca erguvan kırmızısı, renklerin en değerlisi, kilisenin rengidir. Papa, kardinaller, piskoposlar kırmızı giyer. Çünkü zamanında peygamberliği inkâr edilen İsa’ya, ironi edercesine giydirilen kaftan erguvan kırmızısıdır, onun dökülen kanı kırmızıdır. Osmanlı’nın meyvesi, bereketin timsali nar kırmızı, Osmanlı lâlesi kırmızıdır. XIX. asırdan bu yana Türkiye’nin bayrağı, beyaz ay yıldızın zemininde kırmızıdır. Cesaret ve fedakârlık kırmızı olduğu için dünya göklerinde çok fazla kırmızı bayrak dalgalanır. Kimi bayraklar bütünüyle kırmızıyken kiminde kırmızı ufak bir dokunuştur ve ki bu kırmızılar birbirinden farklıdır. Kimi bayrağın kırmızısı cesareti, kanı, kendini feda etmeyi temsil ederken kimi ülkelerin bayrağında kırmızı güneş, iyimserlik, ümit, çiçektir. Kiminde başlangıçtan beri vardır kiminde sonradan görmedir. Bolşevik Devrimi’nden sonra Rusya İmparatorluğunun mavi-kırmızı-beyaz bayrağından geriye sadece kırmızı kalır, üstelik onun da başına orak ve çekiçle birlikte bir kızıl yıldız kondurulmuştur. Çünkü Bolşevik  Devrimi’nin de rengi bütün devrimler gibi kırmızıdır. Kimi ülkeler bayrağını sonradan kırmızıya çevirirken Ruanda, bayrağından kırmızıyı kaldırır. Çünkü o büyük katliamdan sonra kan görmeye tahammülü kalmamıştır. Kendisi o kadar ortadayken kırmızının bilgisi kolay elde edilmez. Çini ustasının mercan kırmızısı babadan oğula geçememiştir, sırdır. Nakkaşı çileden çıkarınca, Benim Adım Kırmızıdır. Julien Sorel’in maddiyat ve maneviyat arasında bölünmüş kimliği Kırmızı ve Siyah sembolizminde kapağa yazılır. Dante, Beatrice’i ömrü boyunca iki kez görmüştür hepi topu. İlkinde her ikisi de dokuz yaşındadır ve kızın sırtında kan kırmızı giysiler vardır. Dünyada güzellik pahalı, lâl kırmızı, yârin dudağından getirilmiş karanfil kırmızıdır. Edebiyatta gül kırmızı, kan kırmızı öyleyse aşk da kırmızıdır. Belki bu yüzden aşkın bitebildiğini görüp de buna tahammül edemeyen Anna’nın kendisini bir tren istasyonunda rayların üzerine attığı gün kolundaki minicik çanta kırmızıdır. 57 SİYAH Gökkuşağının yedi renkli saltanatında yeri olmasa da kuşku yok, siyah renklerin en asilidir. Hal böyleykenbir karadelik gibi bütün renkleri yuttuğundan olsa gerek renk bile sayılmaz. Bütün renklerin yokluğudur siyah, hiçbir renge benzemez bu yüzden; hiçbirinin karışımı, türevi, melezi değildir. Kendisini bile farklı bir tonda tekrarlayamaz, kimliğinden bir nebze kaybettiğinde siyah olmaktan çıkar. Ya kurşuni ya gri kalır geriye. Üstelik üzerinden geçtiği ya da bulaştığı, bir kenarına iliştiği tüm renkleri hükümsüzleştirecek kadar da baskındır. Usta ressamların elinde güçlü bir lekeyken acemi ressamların sınandığı korkulu rüya, hayırsız bir tabir lügatçesine dönüşen o, sadece kendisidir. Siyahı hiç görmemiş birine onu anlatmak mümkün olmasa da unutmuş birine aysız yıldızsız gecelerin zifiri karanlığı üzerinden hatırlatılabilir. Karanlıkların rengi olması bir yanıyla tekinsizliklerle ilişkilendirilmesinin de sebebidir. Bu haliyle ahla, günahla, eyvahla kafiyeli olması tesadüf değildir. Ab siyah, günah siyah, günahkârın yüzü simsiyahtır. Kendisini kara olarak gösterdiği deyimleri boldur siyahın ve bunların çoğunda olumsuz çağrışımlarla yüklüdür. Kimine kaderdir, karayazı; kimine kasvet ve fırtınanın kelimesidir, Karadeniz. Dayanılmayacak haberler onunla gelir, karahaber. Karalisteler uzayıp gider, karakaplınm açılması an meselesidir. Siyahın, çağrıştırdığı bütün olumsuzluklara rağmen, tecrübe ettiği öyle manalar vardır ki diğerlerini anında gölgede bırakır. Sayısal değerinin sıfır olmasına mukabil siyah, varlıkta “hiç”in, hesapta “sıfır”ın renkler içindeki karşılığıdır. Yokluktaki varlık, bitişteki başlangıçtır o. Görünenin ötesinden haber, sözün bittiği yerdeki muazzam anlamdır. Noktadır. Be’nin altındaki nokta olsa olsa siyahtır. Mekke'nin fethi günü Hz. Peygamberin sardığı sarık siyahtır, zaten Mekke, noktanın mıntıkasıdır. Hacerü’l-esved kara bir taş, Kâbe’nin örtüsü hem ne siyahtır. Bu görkemli anlamlara sığınarak, kendisini kara diye yerenlere Karacaoğlan dilberin gözleri, kaşları, sürmesi; türlü taama ekilen biber, Hint’ten Bağdat’tan gelen kahve, çöldeki Arap beyinin çadırı gibi dönemin muteber unsurları üzerinden gözdağı veren bir güzelleme yaptıktan sonra vurur sözünün mührünü: Karacaoğlan der inşallah Görenler desin maşallah Kara donludur Beytullah Örtüsü kara değil mi? Görünürde yağmuru vardır, gülü vardır, lâlesi vardır, incisi vardır siyahın. Ama yanılırız aslında, bunların hepsi birer aldatmacadır. Doğa siyahı sevmez çünkü, onun siyahları çoğu kez kandırmacadır. Siyah lâle, siyah gül, tahayyülü ne kadar kışkırtsalar da ikisi için harcanan hummalı çaba Ortaçağ simyacılarının gayretleri gibi sonuçsuz kalır. Elde edilen ancak çok koyu, siyaha yakın mor ya da bordo, aldatıcı bir renktir nihayetinde. Ama şu doğrudur ki hatıralar, yaralar, yangınlar, kasvetler, kederler, uzayıp giden geceler hep siyahtır; aşk hepi topu simsiyahtır.  Aşkın tatlı başlangıcı gibi ölümcül bitişine de, inkârına, reddine, hatırasına, hasretine de en uygun renktir bu yüzden. Bir resmin kalmış bende, tam ortadan yırtılmış Hani siyah kazaklı, biliyorsun değil mi? Bu haliyle siyahla boy ölçüşebilecek, ismi onun yanında anılabilecek yegâne renk beyazdır, eğer ona da renk denebilirse. Renklerin bütününü biri içerirken diğeri reddettiği için birbirlerinin halinden anlarlar böylesine. Ama beyaz, masumiyetten başkasına renk olamaz da siyah tekinsiz terminolojisine en uçurumlusunu kolayca ekler. Söz gelimi, göz yıldırıcı biçimde zengin bir kadınlık hayatının bütün tehlikelerini peşinen uyarır. Aşkı ve ölümü çağrıştıracak bütün birikime peşinen sahiptir. Onun içindir ki Vronski’ye duydukları aşkta rakip konumunda karşı karşıya gelen iki kadından Kiti, romanın başındaki meşhur baloda beyazlar giyerken Anna simsiyah bir tuvalet, kara dantel bir giysi içindedir. 60 BEYAZ FECİ DOKUNUR Kop dağının zirvesinde bir kar fırtınasının ortasındayım. Zihnimin üzerinden beyaz bir silgi geçmiş gibi. Başka renge yer yok. Aklımdan çok ama çok uzun yıllar önce ödünç alınmış bir kitabın iç kapağına el yazısı ile yazılmış bir cümle geçiyor: “Ey her şeyin kendinden evvel beyaz demek olduğu şehir.” Ne kitabın adını ne bu cümleyi yazanı ne de cümlenin gerçek sahi¬bini hatırlıyorum şimdi. Bekleyen otobüsün buzlanmak üzere olan camına yapışmış kar tanelerinin altı köşesini saymaktan vazgeçerek şoförün uyarısına aldırmadan aşağı iniyorum. Rüzgâr atkımın uçlarını uçuştururken beyaza dair cümleler kuruyorum. Bir ortaokul kompozisyon kâğıdının özenli masumiyetinde hatırlıyorum beyazı önce. Değil mi ki renkler safiyet sıralamasına sokulsa başı beyazın çekeceği muhakkak. Papatya beyazdır, kar beyazdır. Ana sütü beyaz, gelinlik bembeyazdır. Nuranilik ve mucize beyaza bakar. Elini koynuna sokup çıkardığında Peygamber Musa’nın eli beyzadır. Batı resminde temizliğin mücessem varlığı Meryem; simgesi beyaz zambaktır. Geçmişi iptal ettiği gibi geleceği de vaad eder beyaz. Yeni başlangıç beyaz sayfadır bu yüzden. İyi dileklere en çok o yakışır. Her şeyin tazmini, telâfisi, garantisi beyazdadır. Beyaz bayrak taşıyan, su içen yılan gibi dokunulmazdır. Belki bu yüzden Dostoyevski’nin onca karanlık dünyasında beklenmedik bir göz aydınlığı gibi çıkar karşımıza Beyaz Geceler. İlk anda aklımıza bitip tükenmeyen kar beyazı gelse de Nastenka umulmadık bir iyimserliğin beyaz gökleri altında, bir köprünün korkuluklarına dayanmıştır. Beyazın gelişi olaydır. Aniden çıkar açığa. Sökün eder. Karadeniz’in siyah dalgaları üzerinde birdenbire beliren köpüklü taçlar bembeyazdır. Kar aniden örter bütün çirkinlikleri. Işıklı bayırlar bir gecede donanır papatyayla. Mevlevi cübbesi siyahtır, beyaz tennure onun ardından bir anda açılır. Asaleti temsil ettiğinden olsa gerek Bolşevik Devrimi sonrası aristokratların kurduğu ordu Beyaz’dır. Fransız Devrimi karşıtlarının da rengidir aynı sebepten. Onca rengin sıradanlığından bıkmış doğa, beyazı bir armağan ayrıcalığında sunar. Onları rengiyle adlandırır. Beyaz kurt, beyaz kaplan, beyaz leopar, beyaz ayı, beyaz kedi. Yazarlar, şairler rağbet eder beyaza. Beyaz Gemi, Beyaz Diş, Beyaz Zambaklar Ülkesinde. Yüzyıllarca siyah adamın karşısında kendi rengine vurgu yapar beyaz adam. Kimi asaletin simgesi olarak inceden alaya alınır, Orhan Velinin “Beyaz Maşlahlı Hanım”ı; kimi aynı sebeple yüceltilir, Ercüment Ekrem’in Beyaz Şemsiydi’si. Bunca safiyet vurgusunda beyazdan beklenen de renk olmamasıdır. Vakıa, tonu yoktur beyazın. Açığından koyusundan söz edilemez. Kırığından, kirlisinden, kırgınından söz edilebilir ancak ki o renk de artık beyaz değildir. Sadece yolu beyaza uğramıştır. Çünkü beyaz sadece kendisidir. Başka renklerle karışmaz. Karışırsa beyaz olmaz. Hal böyleyken ressamın paletinde en zor renktir. Bütün renkleri yutar, renksizlik kılar. Yanma aldığı renk onu parlatırken kendini değersizleştirir. Acemi ressamlar beyazdan da kaçar bu yüzden. O, ancak usta ressamın tecrübeden kaynaklanan cesaretinde var olabilir. Çiğleşmeden, göz yakmadan, rahatsız etmeden armoninin bir parçası olarak görünebilir. Bundan sebep kendisiyle boy ölçüşebilecek sadece siyah vardır. Yaşamın derin anlamını bölüşmüşlerdir bir bakıma. İki başlangıçtır siyahla beyaz. Birinden gelen diğerine gider hây’dan gelip hû’ya gider gibi. Hayat beyaz ile siyah arasında açılmış bir parantez; beyaz yolun ya sonu ya başıdır. Siyahta tanımlansa da “yer altı’nın fazlaca rağbet ettiği renktir o, kirlenmeyi en fazla gösterdiğinden. Masumiyetin rengi olduğundan tehlikeli kışkırtıcılığı da içinde taşır. Hedef tahtasıdır. Bir ortaokul kompozisyonu beyazı saflığın ve temizliğin simgesi olarak işleyebilir ancak. Doğru değil beyazın her zaman masum olduğu. Sanıldığı kadar munis değildir o. Bambaşka beyazlar vardır. Gelinlik. Kefen. Deli gömleği. Beyazdır. Yani kan, beyazın yanı başındadır. Az değildir beyazla kanlı bıçaklı olanların sayısı. Siyah beyaz bir fotoğrafta bütün dikkatleri üzerine çeker idam gömleği. Beyaz feci dokunur, fena çarpar insanı. 63 DEHANIN YAŞI BELLİ DEĞİL Bazıları erken gelir erken giderler. Dünya âlem semalarına dökecek ne şehrayini, gösterecek ne ışığı varsa, erkence gösterirler. Zamanı azdır onların, aceleleri vardır. Arkalarında bıraktıkları ışık ise unutulacak türden değildir. Mısır hiyerogliflerini çözen Champollion un daha 12 yaşında iken siyaset alanında düşünce yürüttüğünden ve erken gelişen dehasından söz edilir meselâ. Mozart müziğe başladığında 3 yaşındadır. Pascal daha 12 yaşındayken Öklit geometrisinin ilk ilkelerini hiçbir kaynağa başvurmadan keşfetmiş, 25 yaşında matematiği bırakarak sadece felsefe ve teoloji ile ilgilenmeye başlamış, 39 yaşında ölmüştür. Batının “Avicenna” olarak tanıdığı, “Filozofların Prensi” İbn Sina saray hekimliğine getirildiğinde henüz 18 yaşındadır. Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde 21’inde, Makedonya Kralı Büyük İskender (III. Aleksandros) 12 yıl 8 ay gibi bir süre içinde bilindik dünyanın neredeyse tamamını fethedip de gözlerini ebediyen kapadığında 33 ündedir. Daha 17 yaşından itibaren Fransız şiirini bütünüyle yenileştiren Arthur Rimbaud şiir macerasını 21 yaşında noktalamıştır bile. John Keats 25 yaşında ölmüştür. Kendisinden sonraki Rus edebiyatını bütünüyle etkileyen Puşkin 38 yaşında bir düelloda kaybeder yaşamını. Yine bir düello sonucu yaşamını yitirdiğinde Lermontov27 yaşındadır. Müzehher Erim’inyorumuyla “başka hiçbir dile çevrilemeyen, çevrilse de kendisinden geriye bir şey kalmayan” kıymetteki şiirlerin sahibi Latin şair Catullus öldüğünde 26 yaşındadır. Musset 47 yaşında ölür. Shakespeare’in çağdaşı Marlowe 29 yaşındayken bir kavgada öldürülür, Shakespeare ile aynı yıl doğmuş olmasına rağmen ondan önce dört büyük oyun vermeyi başarmıştır üstelik. İngiliz edebiyatının lânetli şairi Shelley bir yelkenli kazasında öldüğünde 30 yaşındadır. İngiliz şiirinin Rimbaud su olarak tanınan Dylan Thomas ilk şiir kitabını 19 yaşında yayımlar, öldüğünde 39 yaşındadır. George Traki 27 yaşında ölmüştür. Sergey Yesenin intihar ettiğinde 30. yaşının içindedir. Cesedinin yanında, Mayakovski ye hitaben kendi kanıyla yazdığı şiir vardır; “Elveda dostum benim, elveda.” Onun intiharını kınayan Mayakovski de genç yaşta intihar edecektir. Divanı m 24 yaşında tertip eden, Hüsn ü Aşk’ ı 26’sında bitiren Şeyh Galip öldüğünde 41 yaşındadır. Ortalama insan ömrünü 70 olarak düşünen “35 Yaş” şairi 42 sinde yumar gözlerini yaşama. Ömer Seyfeddin, Orhan Veli de erken gideceğini hissetmiş gibi erken parlayanlardandır. Bazıları ise şehrayin parıltılarını göstermek için iyice bekler, iyice gecikirler. “El-fakırü’l-hakîr ser-mimârân-ı hassâ” Sinan, ustalık eseri olan Selimiye camiini bitirdiğinde 86 yaşındadır. Köprülü 80 yaşında sadrazam olur, III. Murat devri sadrazamlarından Mesih Paşa 90’mda. Üstelik Mesih Paşanın önünde bir cami yaptıracak kadar da zamanı vardır. Köprülünün yaptıkları ise bir camiden çok daha fazlasıdır. Yavuz Selim tahta ancak 42 yaşındayken geçebilir. Sürdüğü saltanat da hepi topu 8 yıldır şunun şurasında. Ama İbn-i Kemal’in benzetmesi ile süresi kısa gölgesi uzun bir ikindi güneşidir o, “şems-i asr”. Âşıkpaşazade kendisini geleceğe bırakan eseri Tarih’ini yazmaya başladığında 80’li yaşlarını sürmektedir. Abdülhak Şinasi Hisar ilk romanı Fahim Bey ve Biz i kaleme aldığında 60’ına merdiven dayamıştır çoktan. Penelope Fitzgerald ilk romanını yazdığında 60 yaşındadır. Defoe, kendi ifadesiyle on üç kez zengin olup on üç kez yoksul düşen bu İngiliz, yazarlığa 40’ından sonra soyunur, dünya edebiyatının başyapıtlarından biri olan Roberıson Crusoe yu ancak 59 yaşında iken yazabilir. Benim şu an yaptığım gibi, herhangi bir ansiklopedinin sayfaları arasında bütünüyle rastlantısal bir gezinti bile şunu fark etmemizi sağlar ki dehanın yaşı yoktur, onun ne zaman parlayacağı belli olmaz. Bazılarının erken parlamasına mukabil bazıları geç kalır. Belki uğraştıkları malzemeden kaynaklanır bu gecikme. Taş kelimeye, cümle mısraya benzemez çünkü. 66 SAVAŞ İSİMLERİ Tarih, yazının icadından bu yana savaşları da bir isimle kayda geçti. Edebiyat tarihi de bir bakıma bir savaşın hikâyesi ile başlar. Homeros’un İliada’sından öğrendiğimiz Troia Savaşı. Savaşların isimleri üzerine düşünüyorum. Nereden gelir bu isimler? Kendi zamanında mı koyulur? Yoksa kalemi elinde tutan tarihçinin kararı mıdır? Ya da zaman içinde anonim olarak mı çıkar ortaya? Resmiyeti nerede başlar? İki taraf da aynı adla mı anar aynı savaşı? Fark edebildiğim kadarıyla, çoğu bir yerin ismi ile anılır savaşların. Bir savaşa en uygun isim, uğrunda savaşılan şey olmalı ve saldıranla savunanı bir araya, karşı karşıya getiren şey çoğu kez bir toprak parçasıdır. Mekân varlığın temel unsurlarından biri. Paylaşılamayan, göz dikilen, korunan, tecavüz edilen, gasp edilen, hayâsızca çiğnenen, namus bilinen, Kızılelma edinilen, hak görülen bir parça yer. Ova, ırmak, deniz, dağ, geçit, tepe, şehir, kasaba; iki ordunun karşı karşıya geldiği yer. Kadeş, Troia, Kartaca, Waterloo, Borodino, Kosova, Niğbolu, Malazgirt, Çaldıran, Preveze, İnebahtı, Çanakkale. Hani neredeyse kendisi için savaşılan bir yer adı dünya coğrafyasında kalmamıştır. O kadar ki bazen savaş bir ülkeyi ikiye böler yön adlarıyla. İç Savaş, Kuzey Güney Savaşı. Mekân gibi zaman da varlığın asli unsurlarından. Bu yüzden savaşların bir kısmı zamanları ile anılır. Üzerinde gerçekleştiği yıllar isim olur ona, 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı, kendi takvimindeki adıyla 93 Harbi. Ya da ne kadar sürdüğü ile isimlendirilir. Avrupa’daki Yüz Yıl Savaşları, Otuz Yıl Savaşları, Yedi Yıl Savaşları. Bazen savaşın karakteristiğini oluşturan önemli bir ayrıntı, o vakte kadar akla gelmemiş, uygulanmamış bir teknik, bir strateji savaşa ismini verir. Zincirler Savaşı, Halid bin Velid komutasındaki Müslüman ordusuyla karşılaşan Sasani ordusuna komuta eden Hürmüz’ün uyguladığı taktikten alır adını. Hürmüz, piyadelerini ayaklarından zincirlerle birbirine bağlayarak yekpare ve düzenli bir kuvvet elde etmek istemişti. Hendek Savaşındaki hendek fikrinin mimarı sahabeden Selman-ı Farisi. Pir-i Berberan, berberlerin piri. Hendek Savaşının diğer adı Ahzab Savaşı (Ahzab, hizipler, fırkalar anlamında). Hz. Aişe’nin bindiği devenin etrafında gerçekleşmesiyle adlandırılan Cemel Savaşı (Cemel, deve). Adını, Müslüman orduların Fırat nehri üzerinde kurduğu köprüden alan ve Sasanilere karşı yapılmış Köprü Savaşı. Dinden dönenlere karşı sürdürülen Ridde savaşları (Ridde, dinden dönme). İlginç isimli savaşlardan biri Meşe Kova Savaşı. Modena şehrinden bir grup askerin Bologna şehrine saldırarak oradan meşe bir kova alması üzerine başlayıp 12 yıl sürmüştü. Savaş Bolognalıların onur meselesine dönüşse de meşe kova geri alınamadı. Kartaca savaşları arasında sayılan Paralı Askerler Savaşı, ordudaki paralı askerlerin isyanıyla adlandırılmıştı. İki Sümer kenti arasında 4500 yıl önce Su Savaşı çıkmıştı. Çin’de Afyon savaşları yapılmıştı.  Savaşlar, tarafların adıyla da anılır. Moskof Harbi, Balkan Savaşı. Bazıları yıllarca ve seri halinde, Osmanlı-İran savaşları, Osmanlı-Rus harpleri, Rus-Fransız savaşları. Bazı savaşlar bir ülkenin, bir zamanın sınırını aşar. Arkasına bir dini ve zihniyeti alırken, karşısına da başka bir dini ve zihniyeti koyar ve asırlarca sürer, Haçlı Seferleri. Bazen de bir savaş bütün bilindik dünyayı içine alır, I. Dünya Harbi. Zamanında, Amerika iştirak etmeden önce Avrupa Harbi olarak anılmıştır. Amerika’nın iştirakiyle adı Dünya Savaşına dönüşür. Umumi Harp olarak da isimlendirilir. İkincisi gelince sıraya girerler. I. Cihan Harbi, II. Cihan Harbi. Savaş bazen bir ulusun topyekûn kurtuluş mücadelesine, varlık yokluk, ölüm kalım davasına dönüştüğünde, aynı gerçeği işaret etse de birden fazla adı vardır. İstiklâl Harbi, Kurtuluş Savaşı, Milli Mücadele. Hepsi de aynı mukaddes manayı karşılar. Bunca savaş adı arasında bana en ilginci İki Gül Savaşı (Güller Savaşı) gibi geliyor. Gül ile savaşı bağdaştırmadığımdan. Bir İngiliz iç savaşı olan İki Gül Savaşında çarpışan hanedanlardan birinin arması beyaz gül, diğerinin kırmızı güldü. İki taraf da kabzasına gül işli kılıçlarıyla birbirinin kanını dökmüş, canını almıştı. 69 KÖPRÜ İnsanlığın tarihi kadar eski olan köprünün ilk örneği dere üzerine atılmış bir kütükten ibaret olmalı. Fakat zaman içinde o da gelişti; değişti. Asmasından, tahtasından, kemerlisinden, taşından, çelik kafeslisinden geçildi; hendesenin hikmetini kimi koruyan kimi kaybeden mühendislerin elinde yükseldi. Sadece iki yakayı, değil iki şehri, iki kıtayı bir araya getirecek cesamet ve güce ulaştı. Kendini görünür dünyanın nesneleri üzerinde tanımlamaktan hoşlanan iç dünyanın imgeler dilinde köprü zengin bir lügate sahiptir. Pek çok eserin ismidir bu yüzden. Ayşe Kulin’in romanı, Sezen Aksu’nun şarkısı, İlhan İrem’in albümü, Sait Faik’in şiiri; Drina Köprüsü, Kwai Köprüsü ve daha niceleri. FJerhangi bir deyimler ve/ya atasözleri sözlüğünü açmamız halinde köprü ile ilgili geniş bir listeyle karşılaşırız. Bunlarda köprü hem gerçek anlamı hem mecazıyla çıkar karşımıza. “Köprüyü geçene kadar”, “Geçme namert köprüsünden” eski zamanların dilidir. Deli Dumrul o sarsıcı mantığıyla, geçenden bir geçmeyenden iki akçeyi daracık bir köprünün başında alır. İki inatçı keçi de ancak böyle bir eski zaman köprüsünde karşılaşır. Ama “Köprüden önce son çıkış” modern zamanların deyimidir. Lâkin eski yeni bütün zamanlarda değerini koruyan biri var ki gönlün yıkılan iki yakasını bir araya getirmenin imkânsızlığını ondan iyi hangi deyim ifade edebilir? “Köprüleri atmak”. İnsanlığın ortak bilincini besleyen kaynağın dilinde köprü berekettir. Olumlu manaları ima eder. Rüyada köprü görmek hayra yorulur bu yüzden. Hayat doğumla ölüm arasında bir köprüdür, dahası ahrete uzanır. Mecazi aşk, gerçek aşka bir köprüdür. Dinin direği namazsa köprüsü zekâttır. Yazı eğer benden sana, dünyadan ezele köprü kuruyorsa vardır. Köprü bazen bir şehrin siluetine öylesine yerleşir ki o olmaksızın şehri anmak mümkün değildir. Petersburg köprüler şehridir meselâ. Köprüleri olmasa Malabadi, Mostar resimleri eksik kalır. Köprü âşıkların, meczupların, a rafta kalmışların da mekânıdır. Dostoyevski’nin berrak bir su gibi akan romanı Beyaz Gecelerde bütün olay bir köprünün üzerinde gerçekleşir. Yine aynı yazarın Öteki Ben’inde kahraman, benliğinin diğer parçasıyla bir köprü üzerinde karşılaşır. Karlı bir manzaranın ortasında gerçekleşen bu karşılaşmanın sonucunda kahraman deliliğe açılan bir geçidin üzerinde buluverir kendini. Çünkü iki yakayı bir araya getirmesi gereken köprü her zaman uzlaşmanın değil bazen de uzaklaşmanın ifadesidir. O, her zaman aynı emniyette geçirmez yolcularını. Hele de köprüden geçemeyen gelinler bir türkü olup heyulâ gibi dillerde dolanır. Köprü iki yaka arasındaki ulaşımı engellemenin de yoludur. Bolşevik İhtilâli esnasında yönetim Petersburg’daki açılır kapanır köprülerin hepsini açmış, devrimcilerin merkeze ulaşımını engellemek istemişti. Köprülerin de ömrü vardır. Kimi Galata Köprüsü gibi emekliye ayrılsa da imgesi daim hatırda kalır. Kimi ansızın karşımıza çıkıveren Sinan yapımı bir taş köprü, modern zamanların isimdaşları yıkılıp giderken, ne seller ne depremler görür de dimdik ayakta kalır. Bu yüzden kemerli taş köprülerin bütün yükünü çeken, onu muhkem kılan kilit taşı, ismi kadar büyüleyici bir mananın makamıdır. Trapezoid biçimli kilit taşı ne kadar sağlamsa köprü de o kadar sağlam, o yerinden oynarsa köprünün çökmesi kaçınılmazdır. Bu bakımdan eski dünya kilit taşını yerine törenler ve dualarla yerleştirir. Köprü âşıklar mekânı, aşkın lisanında da köprünün adı vardır. Bir köprü kurmakla başlayan aşk, köprülerin altından çok sular geçmekle değişir, nihayetinde köprüler atılır. îşte o zaman sulara bakan Apollinaire’a göre: Mirabeau Köprüsünün altından Seİne nehri akar ve bizim aşklarımız. Neşenin kederden sonra geldiğini hatırlamış olsam da ne çıkar? Hiç! Ne garip! Bu dünyanın yüzünde her ırmakyaratıbş gününün tanığıdır da her köprü kul yapısıdır. Ama bütün köprülerin anası, ayan-ı sabitesi öyle bir köprü var ki o da Sırat Köprüsü. Öbür dünyada uzansa da temeli burada atılır, inşaatı bu dünyada yapılır. 72 GYGES’İN YÜZÜĞÜ OLARAK İNTERNET Bir peygamberin doğumuna bağlı olarak belirlenen sıfır noktası çok uzaklarda. İÖ-İS, bambaşka bir açılımla okunabilir. Tarihin İnternetten Önce ve İnternetten Sonra diye ikiye ayrılması gerektiğini düşünüyorum şimdilerde. Çünkü hayatımızı milât kadar keskin bir çizgiyle ikiye bölen internet, davranış tarzlarını da değiştirdi. Yerleşik evrensel değerlerle çelişir yepyeni meşruiyet alanları belirledi. Topluma bambaşka bir algı tarzı biçti ve giydirdi. Tamam, internet sayısız kolaylığın ve faydanın kaynağı oldu. Bilginin ulaşılabilirliği yönünde çok ciddi bir alan genişlemesi sağladı, onu tekelcilerden kurtardı. İletişimin ve sosyalleşme¬nin tanımlarını esnetti. Bu yüzden kuşku yok geleceğin tümü internetindir. Fakat o bütün genişliğine rağmen sığdır, derin değildir. Sanaldır gerçek değildir. Gölgedir kendi değildir. Bir kısımdır hepsi değildir. Kendisiyle ilgilenenler hiç olmazsa bir süre daha toplumun olgun ve yaşlı tabakasını tümüyle temsil etmez. Bu da internetin önemli bir bilgi ve kültür diliminden yoksun olduğu anlamına gelir. Çok şeyi asıl sahibinden ç/alarak ortak kullanıma sunan internet bir anonimleşme alanı olarak da varlığını gösterdi. Ama her şeyden önce herkesin parmağına bir de “Gyges’in Yüzüğü” geçirdi. Platon, Devlet’in ikinci kitabında bir çoban olan Gyges’in öyküsünü anlatır. Bir deprem neticesinde yarılan yerin içine giren Gyges, orada bir ceset görür ve cesedin parmağındaki yüzüğü alarak yeryüzüne çıkar. Bu, sihirli bir yüzüktür aslında. Parmağındaki yüzükle oynarken kaşı avucuna doğru çevirdiğinde görünmez olduğunu, kaşı eski haline getirince tekrar görünür olduğunu anlar Gyges. İnanılmaz bir güce sahip olduğunu fark edince yaptığı şey ise saraya girmek, kraliçeyi baştan çıkarmak ve kralı öldürüp yerine geçmek olur. Çünkü o, görünmediği zamanlarda toplumsal ahlâkın baskısından kurtulmuş, kendi iç ahlâkıyla baş başa kalmıştır. İç ahlâkı ise bu kadardır. Nasılsa hiç kimse görmüyor! İnternete dönersek. Eğer orada kendi gerçek ismimizi değil de bir nick kullanıyorsak parmağımıza Gyges’in yüzüğünü geçirmişiz demektir. Çünkü orada artık görünmezizdir ve bizi sansürleyen bir şey yoktur. Toplumsal ahlâkın baskısı üzerimizden kalkmıştır ve biz kendi içimizdeki ahlâk yasası ne kadarsa o kadarızdır. Bu sansürsüzlük hele de otosansürsüzlük panayırında kendi ismimizi korumaya alarak sanal bir ismin peçesi arkasına gizlendiğimiz andan itibaren hiçbir manevraya mani yoktur. Bir nick arkasına gizlenildiği, gerçek ismin saklandığı, bir başka ifadeyle toplumsal ahlâka bakan tarafın garantiye alındığı sürece internet her şeyi yapmaya olanak veren bir âlemdir bu yüzden. Ekran kabadayıları, internet delikanlıları, klavye kahramanları vardır onun. Klavyesi olan konuşur orada. Her Dr. Jekyll’ın Mr. Hyde’ı orada ortaya çıkar. İçten geçen, dile gelen her şey, arkaya bile bakmadan fütursuzca bırakılıp gidilir ve ertesi sabah üstüne titrenen gerçek isimle gündelik hayata dönülür, işe, okula gidilir.  Mesafe! Oysa iç ahlâkla dış ahlâk arasındaki mesafenin büyümesi ahlâksızlığın ta kendisidir. Internet bir yandan içimizdeki farkında bile olmadığımız ben’leri açığa çıkarırken diğer yandan bizi unutmak istediğimiz yüzümüzle, saklamak istediğimiz kimliğimizle, hatırlamak bile istemediğimiz geçmişimizle de yüz yüze getirir. Orada artık siz kendiniz değil göründüğünüz, algılandığınız sizsinizdir. Sadece şimdiniz değil aynı anda geçmişinizden de mürekkepsinizdir. Üstelik kurtuluşu da yoktur bunun. İnternetin zaman ve mekân kaydından azade tam bir tayy-ı zaman ve tayy-ı mekân âlemi olması, Gyges yüzüğünün tesirini daha da arttırır. Zaman da sıfırlanmıştır, mekân da sıfırdır. Işık hızı, enerji transferi. Tıpkı mahşer gibi. İptali yok. Unutması yok. Affı yok. İhmali yok. Dönüşü yok. Reddi yok. Ne var ne yoksa görünür yüzlerden silinse bile ara yüzlerde, arka odalarda, bir yerlerde depolanır. Gün gelir önünüze dikiliverir. Üstelik görülen kadar gösteren, yani klavyeyi tutan el için de bu böyledir. Onun için internete bir kez adım atınca görünür dosyalar kadar depolama alanlarını, gizli dosyaları ama en fazla da bilinç altını temiz tutmak gerekir. İnternetin farklı bir bilinç, yepyeni bir bireysellik, radikal bir zihniyet hali olarak bütün değerleri alt üst ettiği, insanlığın algı tarzını ve değer ölçülerini “yenilediği” iç ahlâkı bile yeniden inşa ettiği meselesi yoğun biçimde tartışılan bir gerçek. Tartışmak muafiyetin kapısını açar oysa. Unutmamalı ki mutlak ahlâkın tartışması yoktur, o internet için de geçerlidir. Ve Berat Demirci’nin şu eşsiz cümlesi her bilgisayarın “çatına” asılması gereken bir vecizedir: “Âlemlerin Rabbi olan Allah sanal âlemin de Rabbidir.” 75 BİLGİSAYAR OLMADAN NASIL YAZARLARDI? * Gerçi Tolstoy’un sekreteri vardı. Remington marka daktilosunu da görmüştüm Yasnaya Polyana’daki evinde. Ama yine de Savaş ve Barış’ın 2000 sahifelik muazzam kütlesini yedi kez gözden geçirmiş yani yedi kez yazmıştır. Eserin hazırlık ve yazılış aşamasındaki taslaklar, notlar, defterler, kâğıtlar sandıklar dolusudur. Gerçi karısı Sofya sekreterliğini yapsa da yük Tolstoy’un kendi sırtındadır. Üstelik Tolstoy Arına Karenina nın müsveddelerini kaybetmektense karısı Sofya’yı kaybetmeyi yeğlediğini söyler. Meşhur sara nöbetlerinin birinden Ecinniler’in bütün olay örgüsünü hatta başkahramanmın adını unutmuş olarak uyanan Dostoyevski “yazma teknolojisinin son nimeti” cümlesinden olarak bir stenograf tutabilmişti. Ama neticede onları yazar kılan süreçte yüklendikleri “yazma” eyleminin boyutları ürkütücü. Çünkü ellerinde zihinsel işleyişi görünür kılmaya yarayan malzeme olarak hokkaya batırılıp çıkarılan bir kesik kalem, önlerinde kâğıtlar bilemedin defterler vardı. Kumarbaz yaklaşık kırk bin sözcükten oluşuyordu, Karamazoflar on katı. Bunca hurufatın sadece kâğıda geçirilmesi bile başlı başına zahmetken. Ya tanzim? Takdim tehir? İptal ilâve? Uyurken dahi zihni rahat bırakmayan onca cümle, ritim, hayat ve kader? Sezaryeni olmayan bir doğum gibi. Yavaş ve acılı. Ama bir o kadar da doğal. 78 TÜKENMEZ DİLİNDEN MEKTUP * Nakkaş Hanım, Duydum ki “Ödevlerinizi, defterlerinizi, eğer tutuyorsanız günlüklerinizi mürekkepli kalemle yazın” diyormuşsunuz öğrencilerinize. Bilgisayar çıktısı dosya kabul etmiyormuşsunuz “El yazısı asildir” diyerekten. Hele de “Sakın ola ki bana tükenmez kalem ile yazılmış kâğıt getirmeyin, notunuzu kırarım ha!” diye gözdağı veriyormuşsunuz acımadan. Bir keresinde, “Tükenmez kalem basittir” demeye bile getirmişsiniz. 82 * Oysa siz beni bütünüyle çok sıradan buluyor, bir kimliksizlik konduruyormuşsunuz handiyse üzerime. Kokumu sevmiyor, en fazla da derin felsefelere dalarak beni sanayileşmenin ruhsuz bir tecrübesi olarak görüyormuşsunuz. Beni, dolmakalem, divit, tüy kalem gibi, ruhunuza arkadaş edemediğinizden söz ediyormuşsunuz. “Hangi kalem,” diyormuşsunuz “bittikten sonra çöpe atılır?” 83 * Tamam, en yaygın rengimin mavi, bilemedin siyah ya da kırmızı olduğu, diğer renklerde kullanışlı sonuçlar veremediğim doğrudur. İsmiyle uyuşmayan, erken tükenen bir kalemin nezdinizde bir itibar kaybına uğradığını görmezden de gelemem. 83 * Tüketilip bir sepete atılmamız, yerimize hemen bir başkasının koyulması ile tüketim toplumunun bütün ihtiyaçlarına cevap veriyoruz, bunun farkındayım. İyi de şu dünyada ne tükenmemiş ki? 84 BİR ALFABE NASIL UNUTULUR? * Her şeyi saklamayı seven Antik Mısır, korumanın en kestirme yolu olarak gördüğü mumyalamak kadar yazmayı da çok sevdi. Çünkü yazmak da korumanın kullanışlı bir yoluydu. İlginç olan, eski Mısır, yazının insanlar tarafından bulunduğuna değil Tanrı tarafından verildiğine inandı. Yazı İlâhi karakterliydi bu yüzden. 85 * Kullanılmayan şeyi zihinlerinde saklayan son rahiplerin ölümünden sonra hiyeroglif alfabesi unutuldu. Bu alfabenin unutulmasıyla; tarihinin bir kısmı zaten karanlıkta kalan Antik Mısır’ın bilinen tarihi de kum tepeleri tarafından yutulan tapınaklar gibi bütünüyle karanlıklara gömüldü. 86 * Anılarla dolu ama dilsiz. 86 * Napolyon’un Mısır seferi esnasında kıymet bilir bir bakış Rozetta taşını fark etmeseydi 86 * Hiyerogliflerin çözümüyle, unutulmuş bir dil ve onun anlattıkları yavaş yavaş gün ışığına çıktı gerçi. Lâkin artık çoğunun hayatta karşılığı yoktu. Yazanı, okuyanı, bileni kalmayan, unutulmuş bir alfabenin bütün sırları bir bir çözülse bile o ölü bir alfabeydi. 87 * Kum fırtınasının bütün izleri silmesi gibi son hatırlayanı da yaşamdan çekildikten sonra bir alfabeden geriye ne kalabilir ki? Okuyanı ve anlayanı olmayan şekiller yığını. Dilsiz bir dünya. Var ama unutulmuş. 87 PARŞÖMEN VE PALİMPSEST Adını taşıdığı bitkinin gövdesinden elde edilen papirüs, doğanın Mısır’a armağanlarından biridir. Vaktinde Mısır’dan bütün Antik dünyaya ihraç edilen bu kâğıdın zaman gelip de diğer coğrafyalardan esirgenmiş olması farklı kültürleri yeni kâğıt arayışlarına iter. Varro’dan nakledilen bilgiye göre, İskenderiye ve Bergama kütüphaneleri arasındaki rekabete bağlı olarak Mısır kralı Bergama’ya papirüs ihracatını yasaklayınca Bergama nezdindeki arayışlar parşömeni doğurur. Gerçi tarih, daha evvel de deri üzerine yazı yazıldığına tanık olmuştur ama zorlu rekabet bu kez deriyi bambaşka bir dokuya ve inceliğe büründürür. Parşömen budur işte. Bugün bir anlam genişlemesine uğrayarak her türlü iyi cins kâğıdı karşılayan parşömen kelimesi adını da Bergama’nın Antik dönemdeki ismi olan Pergamon’dan alır. Dönemin iki kültür merkezinden İskenderiye Kütüphanesi papirüs rulolarla genişlerken Bergama Kütüphanesi parşömen üzerinde zenginleşir. Hemen bütün dillerde benzer bir sözcükle ifade edilen parşömenin bilindik en iyi kâğıt türü olduğu uzmanlarca kabul edilmektedir. İki taraflılığı, dayanıklılığı, yanmaması, yırtılmaması, rutubet tutmaması, bozulmaması gibi sebeplerle onun, üzerine yazılan yazıyı neredeyse sonsuz sadakatle muhafaza ettiği söylenebilir. Çünkü düşmanı çoktur kâğıdın; ateş yakar, su eritir, rüzgâr dağıtır; rutubet, güve, aşırı sıcak, güneş ışığı hırpalar, böcek yer bitirir. Parşömense bütün bu tehditlere al¬dırmaz bile. Bin yıl evvel yazılmış metinleri daha dün yazılmış gibi saklamış olması parşömenin kendisine duyulan güveni boşa çıkarmadığını gösterir. Kâtipler takımı bunun daha o zamandan farkındadır ki Hıristiyani metinlerin papirüsten parşömene aktarılması onları “sonsuza kadar” saklamak için gerçekleştirilmiş bir eylemdir. Fakat güzelliğin pahalı olduğu gerçeği uyarınca parşömen de pahalıya mal olan bir yazı malzemesidir. Zaten o da yazının, yazmanın, yazı gereçlerinin ayrıcalıklı sınıfın elinde tutulduğu ortaçağların ürünüdür. O kadar pahalıdır ki parşömen, hükmü geçmiş olanlar bile atılmaz, silinip yeniden yazılır. Böylesi silinip yeniden yazılmış parşömenler palimpsest olarak adlandırılır. Eski yazıyı silip üzerine yeni yazı yazmak kâğıt ve kalemden bu yana var ama palimpsest parşömenle birleşen bir uygulamadır. Ortaçağ’da, Antik dönem parşömenlerinin üzerindeki yazıların silinerek yerine Hıristiyani metinlerin yazıldığı vakidir. Üstelik ikinci bir silme daha gerçekleşebilir ve parşömen üzerine üçüncü kat yazı da yazılabilir. Bu bilindiği için palimpsestlerin yazı katmanları uzmanlarca kazınarak geriye, ilk metne dönülebilir, eski metin yeniden ortaya çıkarılabilir. Palimpsestlerin özellikle Ortaçağ’da Antik metin parşömenleri üzerinde gerçekleştirilmiş olması, Antik döneme saplantılı bir ilgi duyan Rönesans aydınını palimpsestleri kazımaya sevk etmiştir bu yüzden. Fakat tehlikeli bir meyildir bu; yitip gidenin ne olduğunu bilmek merakı, çoğu kez bir başka şeyin de yitmesine sebebiyet vermiş, parşömenler zarar gördüğü için çoğu kez yeni metin de yok olmuştur. Palimpsest teknik bir terimdir fakat yüklendiği anlam katmerlidir. Bir yazılanı silmek bahasına ikinci yazının yazılması, çoğu kez ilkyazının izlerinin tümüyle aradan çekilmemesi, iki metnin iç içe geçmesi, hiç olmazsa ilk metnin varlığını daima hissettirmesi, ortalarda görünmesi, bir hayalet gibi satırlar arasında gezinmesi; bütün bunlar o kadar irkilticidir ki bu teknik terim zaman içinde bir deyime dönüşüverir. Ne kadar silersen sil o eski metin, üzerine yazılan yeni metnin satırları arasından sırıtır; en olmayacak yerde yeni kelimelerin arasına sızar; bir mana dağılmasına hiç olmazsa ağızda bir tat bozulmasına neden olur, anlamında güzel bir deyim. Tıpkı bellek gibi. 88 HATTATIN KÂĞIDI Hürrem, Kanuni’ye yazdığı meşhur mektupta, Lokman suresinin 27. ayetini telmihen, “Ağaçlar kalem denizler mürekkep olsa” aşkını yazmaya yetmeyeceğinden söz eder. Lâkin kalem ve mürekkep yetmez yazmak için. Beyân-ı hâle bir de kâğıt, hiç olmazsa üzerine yazılacak bir satıh lazımdır. Neye yazılır yazı? Taşa, toprağa, kile, papirüse, parşömene; suya, buza, göklere, kalplere, zihinlere. Her biri aynı derecede sadık değildir ki bunların. Kil dağılır, kemik ufalanır, taş kırılır, toprak savrulur; buz erir, su tutmaz, kalp unutur. Ağaç yapraklarından parşömene, sorumluluğu taşıyan en emniyetli satıh, hâlâ kâğıt diye bildiğimiz o yerdir. Kâğıdın önemine binaen, hat sanatı kitapları kâğıttan da ayrıntılı olarak bahsederler. Çünkü yazıyı gösterecek olan odur. Hattat, kalem ve mürekkep gibi kâğıdını da özenle seçer. Birkaç deneme yapar. Olursa olur. Olmazsa, buruşturur, kaldırır atar. Olan kâğıda olur. Ama vazgeçmez hattat. Aradığı saf bir uyumdur. Sonunda bulur. Bulmakla yetinmez, bulduğunu bir de terbiye eder. Çünkü ham kâğıt, kalemi kaydırmaz, mürekkebi iyi tutmaz, yazıyı yansıtmaz. Muamele görmesi gerekir. Terbiye edilmeyen kâğıt karalama kâğıdı olmaktan öteye geçmez. Çünkü hattatı kendi yazdığından; çizdiğinden şüpheye düşürüverir. Ham kâğıdın sertliğini alan; kalemin kâğıda tutunmasını; tutunduğu yerde kaymasını, mürekkebi emmesini sağlayan, silip düzeltmeyi mümkün kılan, onun ahar ve mühre ile terbiyesidir. Üzerinden geçen zaman da cabası. Yumurta akı, nişasta gibi bir mâyinin kâğıda sürülmesi kuruduktan sonra da ağır bir madde örneğin cam, akik, çakmak taşı, yeşim bir mühre ile ezilmesi, düzlenmesi, bir bakıma ütülenmesi, satenleştirilmesi kâğıdın terbiyesidir. O zaman kâğıt, kalemi ve mürekkebi rahatlıkla kavrar. Mutluluk verir kalemi tutan ele. Yazacak hiçbir şeyi olmayanlarda bile yazma isteği uyandırır. Bu karmaşık süreçte terbiye eden elin de çok dikkatli olması gerekir. Zira kâğıt çok incelirse bu kez, üzerinde gezinen kalemin temasına dayanamaz yırtılır. Saydamlaşırsa bir yüzündeki yazıyı öbür yüzüne çıkarır. Kâğıdın rengi de hattat için onun dokusu, terbiyesi kadar önemlidir. Çünkü kâğıdın kimyasına ilişkin kalite sadece hattata malûmdur da rengi herkesin gözü önündedir. Bidayette de nihayette de o kalır akılda. Hat geleneği, günümüz kitap piyasasındaki süt beyazı çiğliğine mukabil beyaz kâğıda itibar etmez. Kâğıdın her haliyle ilgilenen hattat ıhlamur, çay, safran, kök boya, kına, gül yaprağı, soğan ve nar kabuğu kaynatarak renklendirdiği suda kâğıdını banyodan geçirir ya da boyayı kâğıdın yüzüne sürer. Ihlamur, şeker, inci, krem renklerini böyle elde eder. Yine de asaletin sadeliğinde hattatın kâğıdı en çok nohudîdir. Nohudun kaynatıldığı su, kâğıda meşhur nohudî rengini verir. Lâkin kâğıdın renkler dünyasında en özel yer ebrununkidir. Hat levhalarında yazının kâğıdın tamamına değil sadece bir kısmına yerleştirilmiş olması gelenekte kâğıdın da bir grafik değeri taşıdığını gösterir. Bu itibarla hat kâğıtlarının kesilmesi de dikkat ister. Öyle ki kesmeye başlarkenki milimlik bir sapma, sonunda büyük bir biçim bozukluğuyla neticelenir. Her yazı her kâğıda yazılmaz. Sathında gezinen kalemin ve mürekkebin, kimyasıyla uyum sağlamasını istemek hakkına en baştan sahiptir kâğıt. Kimi kâğıt suçludur açığa çıkan uyumsuzlukta. Bağrına düşenin, sathında gezenin kadrini kıymetini bilmemiştir. Kimi de kalem ya da mürekkep bozar oyunu. Çünkü kâğıdın bağrı delinmektedir. Kalem, içindeki mürekkebe yükler her şeyi, akıtır şunun şurasında. Hafifler yazının sonunda. Tükenebilir hatta. Ama kâğıt öyle mi? O, üzerine yükleneni taşır. Ağır gelmez mi? Gelir. Ama kâğıt işte. Her şeye katlanır. Hayır, aldanmamak bu sessizliğe. Nihayette kâğıdın da bir tahammül gücü vardır. An gelir o da üzerine yazılana başkaldırın Ağırlığını koyar, sesini yükseltir. Böyle zamanlarda dağıtır mürekkebi, kaydırır, boncuklaştırır, terleyip atar ya da tümden kusar. Reddeder üzerine yazılanı neticede. Onun bile içine sinmez. Kâğıdın intikamıdır bu. 91 HATTATIN KALEMİ Müslüman Şark’ta kalem, hemen daima kesilmiş bir kamıştır. Kendisine atfedilen kutsiyet, manası ile mecazını aynı anda kapsayan kalem, bu üstünlüğünü biraz da kamışın büyüleyici çağrışımlarından alır. Bu çağrışımlar da en içli ve derin anlatımını Mesnevinin ilk on sekiz beytinde bulur. “Dinle neyden” davetiyle başlayan muazzam Mesnevinin ilk on sekiz beyti denir ki, bizatihi Mevlâna tarafından, onun karanfil ellerine, elif parmaklarına dokunan kamış bir kalemle ve tek damla mürekkebi kâğıda düşürm eden, kalemin cızırtısına kulak vererek yazılmıştır. Ney ağlar, kamış kalem ağlar. İkisi de kamıştır. İkisi de yurdundan ayrı düşmüştür. İkisi de hasret çeker. İkisi de hatırlar; hatırlama ise ihya edici bir acı verir. Bu acıyla ikisi de içini döker. Ne ki ney, içini sesle, nefesle, bir hevesle dökerken, söz olur. Kalemse sessiz sedasız gider. Yazdığının bilinmesi talep, niyet, gayret ister. Gelmeyene gitmemesi bu yüzdendir. O, ancak gelene gider. Kim gelir kaleme? Kaleme hattat gelir. Ve yazı hattatın elinde sanat olurken kalem de esrarlı bir sanat âleti olarak başkalaşır. İyi bir kalemin vasıfları hat sanatına dair kitaplarda uzun uzun anlatılır. Bunların arasında “katt-ı kalem” yani kalemin ucunun kesilmesi, hattın ağırlığını sırtlanan, kalemin kâğıtla, kâğıdın mürekkeple temasını sağlayan denge ciheti, kıvam an’ı olarak özel bir önem taşır. Öyle ki işin erbabı, katt-ı kalemi, kalemin esrarı, hattın sırrı kabul eder. O esrarlı olgunlaşmada kâtip hattata, kamış da kaleme dönüşüverir. Bu dönüşüm, kalemin ucunu eğri kesmekle başlar. Belli ki baş vermekle başlıyor her şey, kalemin rüşdü böyle ispat edilir. Tek harfin kalemden çıkmasının bir hadise olduğu âlem-i hatta, bütün kıvamların yolu da ya pişmeden ya dövülmeden ya da kesilmeden geçer. Bu yüzden kolay olur kesilmiş kalemin, dövülmüş mürekkebin, ezilerek parlatılmış kâğıdın birbiriyle bunca kolay anlaşması. Çile terminolojisi! Ya hattat? Eğer hattın dünyasında kıvam ateşte tutuyorsa, onu da hattatın beğenmeyip cayır cayır yanan ateşe attığı tomarlardan, sonra dönüp yaktığına bakışından sormalı. Yazının doğasını belirleyen biraz da kalemin doğasıdır.
TİMAŞ
·
3.384 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.