Masumiyet Müzesi’ne başlarken “aşk romanı” beklentisiyle başladım ama beni karşılayan klasik bir aşk hikâyesinden çok, rahatsız edici derecede iyi kurgulanmış bir "takıntı" oldu. Kemal’in Füsun’a duyduğu aşk, sevilen kişiden çok geride kalan izlere ve anı nesnelerine tutunma haliyle ilerliyor. İşin zekice tarafı şu: Tam “bu kadarı da fazla” dediğiniz yerde Orhan Pamuk sizi bilerek boğuyor. Bu bunaltı bir kusur değil, bilinçli bir yazar müdahalesi bence.
Romanın asıl yıldızları insanlar değil; eşyalar. Bir küpe, bir tuzluk, sayısız sigara izmariti… Günlük hayatın en sıradan nesneleri neredeyse kutsal emanetlere dönüşüyor. Üstelik tüm bunların bir de gerçek bir müzeye evrilmiş olması, kurmacayla gerçeklik arasındaki çizgiyi bilinçli şekilde bulanıklaştırıyor. “Kurgusal bir hikâye nasıl bu kadar somut olabilir?” sorusu, kitabın zihinsel oyun alanı.
Bir de benim gibi İstanbul'un her zamanını okumayı sevenlere.. :) Arka planda eski İstanbul var: tavırlar, sınıflar, suskunluklar ve zaman algısı. Özellikle Füsunların evinde geçen yıllar, zamanın nasıl akışkan ve belirsiz olabileceğini okura da yaşatıyor.
Son olarak Kemal’in bencilliği ve saplantısı sinir bozucu evet ama tam da bu yüzden etkileyici. Masumiyet Müzesi, aşkı romantize eden değil; onu didik didik eden, hatta biraz da ifşa eden bir roman.
Masumiyet MüzesiOrhan Pamuk · Yapı Kredi Yayınları · 202460,4bin okunma