·152 syf.····Okunma: 30 Ocak 2026 23:57 Okurken başlarda ben ne okuyorum şu anda diye düşündüğüm beni oldukça rahatsız eden bir kitaptı. Fakat bu rahatsız edicilik, eserin amacına ulaştığını gösteriyor. Çünkü bir edebiyat eseri, okura zevk vermekten ziyade okuru rahatsız etmeli, konforunu bozmalı, sarsmalıdır bu şekilde okuru sorgulamaya itmelidir. Sevgili Pınar Kür de bu ünlü eserinde bunu ustaca başarmıştır. Hatta bu sebepten kitap bir süre toplatılmış, imha kararı verilmiş, sonrasında tekrar yayımlanmış kitabın sonunda Pınar Kür'ün savunmasını okuyunca işin farkına varılıyor. Yazarın eseri için savunma yazması da çok acı ve üzücü bir durum. Kitapta anlatılan olay gerçek bir yaşam hikayesinden alınmış ve bu olay Türkiye'de yaşanmasına rağmen nasıl müstehcenlik gerekçesiyle toplatılmış anlam veremedim. Olay yaşanırken müstehcen değildi ortaya çıkıp bu önemli sorun hakkında mükemmel bir dil ve üslupla yazılan eseri okurken mi müstehcen oldu? Neyse bu ülkede zaten ne zaman mantıklı bir karar verildi ki.
Pınar Kür, Türk toplumunun hatta sadece Türk toplumunun da değil, dünyada kadın ve erkek eşitsizliğinin, kadının toplumun gözünde nasıl değersizleştirildiğinin, ataerkil toplumun, erkeklerin her alanda egemen olduğunun ve kadınlara yönelik tahakkümünün, bir kadının bile diğer bir kadına nasıl düşmanca baktığının anlatıldığı başarılı bir eser yazmıştır. Bu eseri bir yalı cinayeti konusu ışığında yazmıştır.
Kitabı şekil özellikleri bakımından incelersek üç bölümden oluşuyor. İlki yargıç Faik İrfan Elverir' in bakış açısı, ikincisi Melek'in bakış açısı, üçüncüsü ise Yalçın'ın bakış açısından oluşmaktadır. Yazar her bölümü o karakterin iç dünyasıyla, hatta düşünme şekli ve diyalektiyle yazmıştır. Özellikle Melek'in kısmında bunun ne kadar başarılı olduğunu görmekteyiz. Kitabın ilk sayfasından Melek ve Yalçın'ın işbirliğiyle Hüsrev Bey'i öldürdükleri gerekçesiyle Melek'in idamına Yalçın'ın da müebbet hapsine karar verilmiş olduğunu anlıyoruz.
Faik Elverir' in kısmında, İlkin yargıç erkek olduğu için o da ataerkil düşünce yapısına sahip birisi öyle ki kadınlardan hakim, yargıç, hatta avukat bile olmaması gerektiğini hukuk fakültelerinde kız öğrenci bile olmaması gerektiğini, kızların üniversiteye okumaya değil koca bulmaya geldiğini düşünmektedir. Kadınlardan hakim olmaz demesinin sebebi de kadınların hisli varlıklar olduğunu düşünmesidir. İronik olan da şudur ki kendisi bu olayın aslını bilmeden kendi eşinin de kendisini aldattığı için bütün kadınların kocalarını aldattığını düşünmektedir. Bu sebepten Melek'in de kahpe olduğunu savunur ve tek kelime etmemesini de suçlu olduğuna dayandırır. Asıl hisli olan kendi duygularından hareket eden kişi odur.
Melek, fakir bir aileden gelmiş hiç sevilmememiş, sevginin ne olduğunu bilmeyen sürekli birilerinin tahakkümü altında ezilen bir kız çocuğudur. Kendi ailesinde de yalıya gönderildiğinde de herkes tarafından ezilmiştir. Sürekli görevleri olan kendinin farkında olmayan edilgen bir yapıya sahiptir. Hüsrev'in ona zorla yaptırdıklarının bilince değildir. Sadece ona söyleneni yapmaktadır çünkü hayattan öğrendiği şey yalnızca itaat etmektir. Çoğu kez kaçıp gitmeyi, kendini denize atmayı düşünür fakat arkasında kimse olmadığını ona sahip çıkacak kimse olmadığını düşünür. Onu sevip kollayan tek kişi dedesidir ve o da erken yaşta ölmüştür. Babasını tarlada vurmuşlar, annesi de başkasıyla evlenmiştir annesi de üvey babasından şiddet görmektedir. Dedesinin Melek'e söylediği türküler onu hep hayatta tutar. Dedesinin ona "Ah kızım erkek olaydın var ya kendini kurtarırdın " demesi de yine erkek tahakkümünün bir örneğidir. Kızların kendini kurtarmaya gücü, hakkı yoktur çünkü güç erkeğe mahsustur(!) Melek sevgiyi bir tek dedesinden görmüştür. Yalçın da onu sevdiğini söyler fakat onu kurtaracağını söyleyen Yalçın'ın da diğer adamların yaptığını yapması onu sevgiden uzaklaştırır. Melek'in çektiği tüm acılara rağmen mutlu olup kendi olabildiği yer bahçedeki manolya ağacının gölgesidir. Olayın sonunda Hüsrev'in cesedinin bu ağacın dibine gömülmesi de yine erkeğin egemenliğini gösteren ince bir çizgidir. Hayatta olmasa bile yine egemen o'dur. Melek'in tek kendi olabildiği yeri bile elinden alır...Yalçın sürekli ona köleliğin yatıyor burada diye söylemektedir.
Yalçın'ın bakış açısına gelirsek o Melek'i ilk gördüğünde ondan hoşlanır ve merak eder gerçeği öğrenmek ister. Hüsrev'in peşinden gidip olayı öğrendiği ilk an onu öldürmeye ve Melek'i kurtarmaya karar verir. Fakat önce gerçeği öğrenmenin peşine düşer. Diğer adamlar gibi o da Melek'le birkaç kere beraber olur. Sonrasında da Hüsrev'i öldürüp bahçeye gömer.
Recep ona kahvede her şeyi anlatmasına rağmen hala hangi gerçekten söz ettiğine ben anlam veremedim. Melek'in yaşadıklarını bilmesine rağmen engel olmak yerine buna göz yuman insanlardan biri oldu. Sonrasında Hüsrev'i öldürüp onu kurtardığını düşündü ama verilen kararla Melek kurtarılamayacaktı. Yalçın da bu ataerkil toplumun bir parçası ve ondan sıyrılmaya çalışsa da bir yanı hala aynı edilgenlikte. Yalçın Melek'i sevdiğini söyleyen tek kişiydi. Onu seven tek kişi de yine ondan yararlandı... Okurken farklı bir şey olacak diye bekledim ve o kadar üzüldüm ki... hele bir de bu olayın gerçek olması daha da can yakıyor.
Sonuç olarak bu kitabı çok beğendim ve çok üzüldüm. Umarım bu kitabı okuyan kişi sayısı artar ve toplum bu zihniyetten kurtulur. Ülkemizde yaşanan olaylara dikkat çekmesi bakımından bu eser bir başyapıttır. Cinayetler, suç oranları azalır mı caydırıcı cezalar olmadıkça bilmem bu zihniyet olduğu sürece pek sanmıyorum gerçek bir olayı ele alan bir kitabı bile toplattıran bu sistemden önlem almasını beklemek...Ülkemiz için güzel dileklerde bulunmak isterdim fakat biraz umutsuzum. En azından bir farkındalık yaratan bu başyapıtı okumak ve kadınlar olarak hakkımızı savunmak, bizden sonraki nesilleri bilinçli yetiştirmemiz gerektiğini düşünüyorum.