Emily Brontë’nin tek romanı olan Uğultulu Tepeler, Yorkshire kırlarında geçen, nesiller boyu süren bir intikam, tutku ve toplumsal sınıf çatışması hikâyesidir. Olay örgüsü, Bay Earnshaw’un eve getirdiği öksüz bir çocuk olan Heathcliff ile Earnshaw’un kızı Catherine arasındaki sarsılmaz bağ üzerine kuruludur. Ancak Catherine’in sosyal statü ve konfor arayışı nedeniyle kibar komşuları Edgar Linton ile evlenmeyi seçmesi, Heathcliff için geri dönüşü olmayan bir yıkımın fitilini ateşler. Yıllar sonra zenginleşmiş ve bilenmiş bir halde geri dönen Heathcliff, hem Earnshaw hem de Linton ailelerinden intikam almak için her iki ailenin mal varlıklarını ve gelecek nesillerini hedef alan sistematik bir yıkım planını devreye sokar.
Romanın ikinci yarısı, bu karanlık mirasın gölgesinde büyüyen çocukların (Genç Catherine, Hareton ve Linton) Heathcliff’in despotik yönetimi altındaki yaşamlarına odaklanır. Heathcliff, sevdiği kadının ölümünden sonra adeta canlı bir ölüye dönüşürken, intikam hırsı onu bir canavara dönüştürür. Ancak hikâyenin sonunda, Hareton ve Genç Catherine arasındaki yeşeren bağ, eski nefretlerin yerini bir uzlaşmaya bırakır. Heathcliff’in ölümüyle birlikte, onun ve Catherine’in ruhlarının kırda dolaştığına dair efsanelerle roman, fiziksel dünyanın sınırlarını aşan metafizik bir kavuşma ile noktalanır.
Heathcliff, dünya edebiyatının en karmaşık ve tartışılan anti-kahramanlarından biridir. O, sadece bir "kötü adam" değil; maruz kaldığı ırksal dışlanma, sınıfsal aşağılanma ve duygusal ihanetin bir ürünüdür. Çocukluğunda maruz kaldığı fiziksel ve sözel şiddet (özellikle Hindley tarafından), onun içindeki doğal şefkati kurutmuş ve yerine soğuk, hesapçı bir öfke koymuştur. Heathcliff'in Catherine'e olan aşkı, romantik bir beğeniden ziyade varoluşsal bir aynalık durumudur. "Ben Heathcliff'im" cümlesinde vücut bulan bu bağ, onun Catherine'siz bir dünyada kendini yarım, köksüz ve anlamsız hissetmesine neden olur.
Heathcliff, romanın sonunda düşmanlarını tamamen diz çöktürmüştür. Ancak bir noktada şunu fark eder: Zulmettiği kişiler, artık onun acısını dindirecek kadar değerli değildir. Hareton’da kendi çocukluğunu, Genç Catherine’de ise kaybettiği aşkının gözlerini görür. Kendi elleriyle kurduğu bu cehennemde, kurbanlarına baktıkça aslında kendi geçmişini dövmektedir. Bir süre sonra, onları mahvetmekten zevk alma yetisini kaybettiğini bizzat itiraf eder.
Catherine öldüğünde Heathcliff’in ettiği o meşhur beddua/dua, aslında sonun başlangıcıdır:
"Catherine Earnshaw, ben yaşadığım sürece huzur bulma... Herhangi bir kılığa gir, beni delirt; yeter ki beni bu uçurumda, seni bulamadığım bu dünyada yalnız bırakma!"
Heathcliff, Catherine'in hayaleti tarafından taciz edilmeyi, onun yokluğuna tercih etmiştir. Yıllar süren o "delirme" süreci aslında Heathcliff’in bu isteğinin gerçekleşmesidir. O, Catherine’in hayaletini her köşe başında görmeye başladıkça, fiziksel dünya (tapular, evler, paralar) anlamını tamamen yitirir. Emily BrontëUğultulu Tepeler
Uğultulu TepelerEmily Brontë · Can Yayınları · 202557,9bin okunma