Gönderi

9/10
·215 syf.··
Beğendi
·
2026 6. kitabı
·
34 saatte okudu
·
Okunma: 31 Ocak 2026 20:44
Tepsideki Melek’i okurken, bir roman okuduğumu sık sık unuttum. Daha çok bir evin içinde dolaşıyormuşum, birinin konuşmasına kulak misafiri oluyormuşum ya da kendi çocukluğumdan bir ses bir yerlerden çıkıp geliyormuş gibi hissettim. Kitap büyük bir hikâye anlatma derdinde değil; zaten gücü de buradan geliyor. Melekli bir tepsi etrafında dolanan anlatı, aslında bir evin, bir ailenin ve o evin içinde biriken duyguların sessizce nasıl taşındığını gösteriyor. Roman boyunca dikkatimi en çok çeken şey, anlatının acele etmemesi oldu. Okuru bir yere yetiştirmeye çalışmıyor; olay örgüsü kurayım, dramatik bir an yaratayım gibi bir telaşı yok. Bunun yerine küçük şeylerle ilgileniyor: söylenmiş bir söz, yarım kalmış bir cümle, bir hitap, bir eşya. Anlatıcı sanki sürekli hatırlıyor ama hatırladıklarını düzenleme ihtiyacı da duymuyor. Zaman ileri geri gidiyor, şimdiki anla geçmiş birbirine karışıyor. Bu da metni daha “hayat gibi” yapıyor; çünkü zaten hatırlama dediğimiz şey de böyle çalışıyor. Dil meselesi burada çok belirleyici. Tepsideki Melek’in dili bana hep konuşuyormuş gibi geldi. Yer yer eksiltili, yer yer kendini düzelten, bazen bir şeye takılıp kalan bir dil bu. Süslü değil, gösterişli değil ama çok canlı. Okurken “güzel cümle” kurulsun diye yazılmış yerler hissetmiyorsunuz. Sanki yazar cümleye değil, anlatılan şeye güvenmiş. Bu da okur olarak beni rahatlatan bir şey oldu; metnin beni etkilemeye çalışmadığını, sadece kendi sesini takip ettiğini düşündüm. Bu noktada ister istemez Esra Kahya’nın ilk kitabındaki(Kambur) dili aklıma geliyor. İlk kitabında cümlelerin biraz daha öne çıkmak istediğini, düşüncenin aforizma gibi parlatıldığını hissettiğimi hatırlıyorum. O kitapta yer yer “bak burada bir şey söylüyorum” diyen bir dil vardı. Tepsideki Melek’te ise bu ihtiyaç sanki ortadan kalkmış. Cümleler daha sakin, daha yerinde duruyor. Aforizma olacak gibi duran yerler bile özellikle parlatılmamış; anlatının içinde akıp gidiyor. Bence bu, dilin zayıflaması değil, tam tersine iyice oturması. Okur olarak bu değişimi çok kıymetli buldum. Çünkü bu kitapta beni çarpan şey tek tek cümleler değil, metnin bıraktığı genel his oldu. Kitabı bitirdikten sonra aklımda “şu cümle” değil, bir ses kaldı. Ev içi bir ses. Kadınların konuşma biçimi, birbirlerine hitap edişleri, söylenmeyen şeyler… Bunların hepsi metnin asli parçası. Dil sadece anlatım aracı değil, aynı zamanda anlatılan şeyin kendisi. Kitabı gerçekten çok beğendim, okumanızı da tavsiye ediyorum. Şimdi daha çokomelli kısıma geliyorum. Beni bir okur olarak rahatsız eden bir durum var. Yazıkdıklarım Esra Hocamın anlatısına ya da kendisine eleştiri değil öncelikle bunu belirtmek isterim. Yani bu kitapta gördüğüm bir şey yüzünden değil zamanı geldiği için bunları yazıyorum. Edebiyatımızın bana göre kronik bir sorunu var: Geçmişte herkesin sadece kendinden olanı haklı bulduğu siyasi gerilimlerimlerin romanlarda tekelleşme sorunu. Bu sorunu "kendimce" ele almak istedim. Ne Zaman Geçmişin Yükünü Kim Haklı Kim Haksız Kavgasına Sokmadan, Geçmişi Sadece Hatırlatma Olarak Yazabileceğiz? Türk edebiyatında uzun süredir aynı hikâyeleri, aynı tonla, aynı ahlaki kesinlikle okumaktan yoruldum. Bu bir yüzleşme yorgunluğu değil; tam tersine, yüzleşememe yorgunluğu. Çünkü okuduğum pek çok metin bana yeni bir bakış, yeni bir dil, yeni bir düşünce sunmuyor; sadece geçmişten devralınmış bir haklılık duygusunu tekrar tekrar önüme koyuyor. Romanlarda, öykülerde, hatta deneme diye sunulan metinlerde bile, belli bir dönem, belli bir acı ve belli bir politik pozisyon neredeyse otomatik olarak “derinlik” sayılıyor. Oysa bir okur olarak hissettiğim şey derinlik değil, tekrar. Aynı işkence sahneleri, aynı sloganlar, aynı mağduriyet dili… Aradan on yıllar geçmiş olmasına rağmen, anlatı hâlâ o anın içine çakılı kalmış gibi davranıyor. Zaman geçmiyor, düşünce ilerlemiyor, dil olgunlaşmıyor. Beni rahatsız eden, bu acıların yazılıyor olması değil. Rahatsız eden şey, bu acıların eleştiriden azade bir yere yerleştirilmesi. Metin bana bir insan hikâyesi anlatmıyor; bana ne düşünmem gerektiğini söylüyor. Okur olarak çağrıldığım yer düşünmek değil, onaylamak. Saf tutmam bekleniyor. Şüphe duymam, soru sormam, mesafe almam neredeyse ahlaksızlık gibi sunuluyor. Bir noktadan sonra şunu hissediyorum: Okuduğum şey edebiyat değil, gecikmiş bir bildirge. Karakterler konuşmuyor; geçmiş konuşuyor. Anlatıcı tereddüt etmiyor; hüküm veriyor. “Tek yol devrim” ya da başka taraflardan başka sloganlar hâlâ romanların içinde sorgulanmadan dolaşıyorsa, bu bana dönemin ruhunu anlatmıyor; yazarın bugünden hâlâ o ruha sığınma ihtiyacını anlatıyor. Bu da edebî olarak fakirleştirici bir şey. Bir okur olarak ben yanılgı görmek istiyorum. Çelişki görmek istiyorum. Kendi geçmişine bile kuşkuyla bakan anlatıcılar okumak istiyorum. Ama karşıma çıkan şey çoğu zaman baştan sona haklı, baştan sona temiz, baştan sona doğru karakterler oluyor. Oysa edebiyat, doğruların vitrini değil; insanın karanlık, tutarsız, rahatsız edici taraflarının alanı olmalı. Daha kötüsü, bu metinler eleştirilemiyor. Çünkü eleştirdiğiniz anda size metin değil, geçmiş soruluyor. Dil konuşulmuyor, kurgu konuşulmuyor, düşünsel risk konuşulmuyor; “ama bunlar yaşandı” deniyor. Evet, yaşandı. Ama yaşanmış olması, metni otomatik olarak iyi yapmaz. Okur olarak benim metinden beklentim tanıklık belgesi değil; edebî bir deneyim. Bu tekrar, edebiyatımızı kısırlaştırıyor. Aynı konular etrafında dönen, aynı duygusal harareti yeniden üreten metinler çoğaldıkça, yeni meseleler konuşulamaz hale geliyor. Bugünün insanı, bugünün yalnızlığı, bugünün ahlaki ikilemleri bu ağır geçmişin altında eziliyor. Geçmiş, bugünü beslemiyor; boğuyor. Neredeyse bahsetmeyen yazarları dövüyorlar. Aman ne gerekli. Ne zaman geçmiş, yazarı da okuru da rahatlatan bir sığınak olmaktan çıkacak? Ne zaman acı, düşünmeyi durduran bir gerekçe değil, düşünmeyi zorlayan bir yük olacak? Çünkü edebiyat, beni haklı hissettirmek zorunda değil. Beni rahatsız etsin, sarsın, hatta kızdırsın. Ama bunu tekrar ederek değil, düşünerek yapsın. Aksi halde aynı hikâyeleri, aynı yerden, aynı kesinlikle okumaya devam edeceğiz. Ve bu döngüde kaybolan şey geçmişin kendisi değil; edebiyatın imkânı olacak. Çakma "Aydın"larımıza selamlar.
1000Kitap
Tepsideki MelekEsra Kahya · İletişim Yayınları · 2025197 okunma
··
682 Gösterim
2 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Bu güzel inceleme için çok teşekkür ederim Murat Hocam. Her satırını heyecanla, mutlulukla okudum. Eleştiri kısmına ben de katılıyorum. Benim burada yaptığım biraz farklıydı aslına bakarsanız. Filler ve çimenler, gruplaşmaların insan olmaya engel olmadığı, elde kalanın koca bir sıfır ile ciğerde maraz olduğu... Dönem edebiyatı yapmaktan ziyade Aydın'ı ciğerinden edenin hiç de öyle edebiyatı yapılacaktır bir şey olmadığı... Dilerim ki arka planda, yaşanan yılların gerçeği olduğu için ve tamamen bambaşka şeyler söylemek için yazdığım satırlarını niyeti anlaşılsın. Tekrar ve hep teşekkürler 🙏 Bu çok kıymetli bir Tepsideki Melek yorumu benim için. Ve yol arkadaşlığınız hep kıymetli 🥰🙏
Murat Sezgin
Gönderi Sahibi
Esra kahya b. en kısa zamanda hocam 🙏🏽
Kitabı okumaya bu hafta başlayacağım ama eleştirinize sonuna kadar katılıyorum. Geçen aylarda Yunus Nadi Ödülünü alan Kiraz Ağacı ‘nı okurken de bunları düşündüm.
Murat Sezgin
Gönderi Sahibi
Maalesef ciddi bir sorun.