Babalar Ölür, Bahçeler Kalır
10/10
·208 syf.··
Beğendi
·
2026 6. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 31 Ocak 2026 14:33
“Babalar ve Oğullar” yazıldığı günden beri babaların oğullarla ilişkisi hep sorunlu. Önce rol model alınan bir figür, ardından anne ile arasındaki bir rakip, sonrasında geçip arkada bırakılması gereken bir hedef… Ataerkil toplum yapılarında babaların oğullarına otoriteyi sarsmamak adına sevgilerini açıkça gösterememeleri de bu mesafeyi büyüten bir etken. Bununla beraber bu genel akışı bozan baba-oğul ilişkileri de yok değil. Bir oğulun bir babaya yazdığı metinler arasında edebiyatımızda öne çıkan örnekler var. Oğuz Atay’ın “Korkuyu Beklerken” adlı tek öykü kitabındaki “Babama Mektup” öyküsü bunlardan biri. Beni şimdiye kadar en sarsanı ise Ali Ayçil’in 2007 tarihli “Kovulmuşların Evi” adlı deneme kitabındaki “Bir Gün Babamızın Resmi de Ölür” yazısıydı. Genel anlamda favori deneme kitaplarımdan biri olan bu kitabın bahsi geçen yazısında Ayçil şunları yazmıştı: “Biliyor musunuz? Babamız bir gün gerçekten ölür! (…) Sabahları ceketini tuttuğumuz telaş, akşamları kapısını açtığımız yorgunluk bizi terk etmiştir. Yaşarken bir alışkanlığa kurban giden babamızı, öldüğü günden sonra tekrar toparlamaya, bir araya getirmeye başlarız. Onun, yırtık bir resim gibi günlerimizin şurası burasına dağılmış ne çok yüzü varmış meğerse. (…) Artık içimizden hiç kimsenin, bize veda eden babanın yerine baba olamayacağını anladığımızda çaresizce bir şey yaparız: kendimizi babamızın hiç ölmediğine, şeceremizin hiç dağılmayacağına inandırmak için onun en sevdiğimiz fotoğrafını büyüterek annemizin ya da en büyük kardeşimizin odasındaki duvarın orta yerine konduruveririz. (…) Ama gün gelir mevsimler duvardaki fotoğrafı da soldurmaya başlar. (…) Nihayet yeni evlerimiz, bu yakışıksız yabancının resmini duvarları için uygunsuz bulmaya başlar. Yeni evlerlerimizin duvarları, su kenarlarını, tarlaları, yorgun işçi tulumlarını, bir memurun çantasını, bir askerin kaputunu, bir kasketin alınlığını, ve bütün o eski alışkanlıkları kabul etmez olur artık. Bir gün, biz yine fark etmeden, duvardaki yerinden de devrilir babamız; ikinci kez ölür!..” Bu satırları ilk kez okuduğumda boğazımda bir yumru belirmişti. Düşüncesizlik edip bazı sınıflarımda da okudum. Yazının orta yerinde ağlamaya başlayan öğrencilerimin babalarını kaybetmiş olma ihtimallerini ancak yazının sonunda fark etmiş, çok pişman olmuştum. Tüm bunları, bir baba ölümünü adeta günü gününe kaydeden bir anı-romanı henüz bitirdiğim için yazıyorum: Bulgar edebiyatının yaşayan en büyük yazarlarından Georgi Gaspodinov’un “Bahçıvan ve Ölüm” beni oldukça etkiledi. Melankolik bir anlatımı tercih eden yazarın babasıyla olan ilişkisine hayran olmamak elde değil. Ülkemize bu kadar yakın bir toprağın evladı olan Gaspodinov’u okurken acının dilinin ortak olduğunu bir kez daha anladım. Yazarın babası bir bahçıvanken akciğer kanserine yenik düşüyor. Babasının hastalığı sırasında tutmaya başladığı defteri, babasının ölümünün ardından da devam ediyor ve ortaya bu roman çıkıyor. Her bir satırı incelikle örülmüş kitabın daha ilk cümlesi okuru yerine çiviliyor zaten: “Babam bir bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.” Günden güne yazılan defter, yazarın duygularının geçirdiği dönüşümü, amansız hastalıkla olan mücadeleyi de gözler önüne seriyor. 1960’larda gençliğini yaşayan bir babanın, komünizm baskısına rağmen varoluşunu, bir hayat kuruşunu, kendisini bahçesine verip orada kardelenler, güller, şakayıklar, papatyalar yetiştirişini gerçekten içe işleyen bir üslupla okura anlatıyor. Bir fragmanlar toplamı gibi de okunabilecek kitabın kapağını kapattığınızda, bir gün başınıza geldiğinde bu acıyla nasıl başa çıkacağınızı düşünüyor ya da babanız zaten ölmüşle o acıyla nasıl yüzleştiğinizi tekrar hatırlıyorsunuz. Bazı satırları defalarca defalarca okudum: “Çektiği acılara zar zor dayandığını hiçbir şekilde belli etmemeye çalıştığının farkındaydım. Her seste zıplıyordum, bazen sadece başımı odasına uzatıyordum, bazen yanında oturuyordum, ağrı kesici verip tekrar yatıyordum. Eğer etraf çok sessizse daha da kaygı verici oluyordu. Nefes alıp veriyor mu diye kulak kabartıyordum, kontrol ediyordum. Sabahları kapıyı açmak en ürkütücü işti, onu sağa bulup bulmayacağımı bilmiyordum.” “Ölüm bir dil meselesidir aynı zamanda. "Öldü" kelimesi kısa ve vurucudur. Son nefesin "d"si ve feryat dolu o son "ü" hayatın alfabesindeki son harflerdir. Son seslinin üzerine düşen vurgu, ki o artık sesli bile değildir, son çiviyi çakar ve umuda yer bırakmaz.” Bir insanın birden ölmesi şoke edicidir. Özellikle bu sizin babanızsa. Ancak yavaş yavaş ölmesi? Bunun da zorluğunu Gaspodinov aktarıyor. Babasını elinden alan kansere lanetler yağdırarak: “Biraz börek? Hayır. Muz? Hayır. Bir kaşık çorba? Hayır. Birkaç üzüm tanesi? Bir tane deneyelim bakalım. Birkaç gün sonra banyoya kadarki altı metre, onun için imkansız bir mesafe olacak. Yürüyebildiği kadar deniyoruz - belinden sarılma, yaslanma, yataktan güç alarak kalkma, ipince hale gelmiş bacaklarının üzerinde titrek bir şekilde durup atılan karınca adımları. Babam, devasa adımlar atarak yürüyen, ona yetişmek için kardeşimle arkasından koşmak zorunda kaldığımız adam. İşte bunun için hastalığı asla affetmeyeceğim, diye tekrar edip duruyorum içimden, onu asla affetmeyeceğim. Bir insanın canını onu aşağılamadan da alabilirsin.” Yazarın babasının ölümüyle ilgili bulduğu teselli ise onu bir daha kaybetmeyecek olması. Bu cümle de insanın içinde uzun süre yer ediyor. Böyle bir kitap nasıl anlatılır ki? 2026’nın en unutulmaz eserleri arasında yerini çoktan aldı bile. 2023’te yine baba motifini kullanarak kaleme aldığı “Zaman Sığınağı” adlı romanını listeme aldım. Gaspodinov’u birkaç gün önce Taksim/Mephisto’da çantama koyarken böylesi yalın ama güçlü satırlar, böylesi yoğun duygular okuyacağımı bilmiyordum. Karmakarışık iç dünyama bir darbe de Bulgar yazardan geldi. Edebiyatın iyileştirici gücü bugünlerde benden çok uzakta.
Edebiyat
Bahçıvan ve ÖlümGeorgi Gospodinov · Metis Yayınları · 202514,5bin okunma
·
52 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.