·400 syf.····Okunma: 30 Ocak 2026 22:56 “Kasap” Amerikalı yazar Joyce Carol Oates’tan okuduğum ilk kitap ama o kadar iyi yazılmış ki hakikaten iyi yazarmış Oates, diye ikna oldum bile. Benjamin Labatut tarzında (ki çok severim) bilimin etikle ilişkisi üzerine bir kitap okuyacağımı zannediyordum, bu da var ama “Kasap” çok daha fazlası.
Oates, tıp tarihinde önemli yeri olmakla beraber şöhretlerini borçlu oldukları buluşları etik ve insani değerler açısından sorunlu deneylere dayanan üç doktordan ilhamla çiziyor baş karakterini: “Modern Jinekolojinin Babası” Dr. Marion Sims, “Tıbbi Nörolojinin Babası” Dr. Silas Mitchell (ki kendisi Charlotte Perkins Gilman’ın da doktoruymuş ve “Sarı Duvar Kağıdı”na da ilham vermiş) ve New Jersey Tımarhanesinin direktörlerinden Dr. Henry Cotton. Bu doktorların hepsinin tıp tarihinde yadsınamaz bir yeri var; bugün hâlâ kullanılan cerrahi teknikler, tedavi yöntemleri ve tıbbi cihazların bir kısmı onların eseri ve fakat bu buluşları Afro-Amerikalı kadın köleler, akıl hastası veya kimsesiz kadınlar üzerinde yaptıkları insanlık dışı deneyler sayesinde.
Bu doktorların üçünün hikayesinden tek ama çok acayip bir karakter yaratıyor Oates: Dr. Weir. Dr. Weir, ailesinde çok prestijli okullardan mezun, alanında çok başarılı doktorlar olan biri, kendisi alelade bir okulda okuyup taşrada doktor olunca kendini kanıtlamak için hırslanıyor. İlk deneyinde bir bebeğin ölümüne sebep olunca başka şehre taşınmak zorunda kalıyor. Önce varlıklı bir ailenin sözleşmeli işçilerini iyileştirmesi sonrasında New Jersey Tımarhanesi’nde zor bir doğumu gerçekleştirmesiyle şansı dönüyor ama aşağılık kompleksiyle hırsı gözünü kör edince işler çığrından çıkmaya başlıyor tabii. Tımarhanenin müdürü de olunca sınır tanımayan, korkunç deneylerine başlıyor kadınlar üzerinde ve “Jino-Psikiyatrinin Babası” olarak tanınıyor zamanla, ülkenin sayılı bilim insanlarından biri oluyor.
Hırsın insana neler yaptırabileceğine, kontrolsüz gücün ve etik değerler olmadan bilimin ne kadar tehlikeli ve insanlık dışı olabileceğine dair bir hikaye bu her şeyden önce. Ama aynı zamanda on dokuzuncu yüzyıl tıp tarihini, sosyal sınıf ve ırk faktörlerini de atlamadan, feminist bir perspektiften anlatıyor yazar. Tıp okullarında yalnızca beyaz ve erkek modeller üzerinde çalışıldığından başlayarak o dönem kadınlara ve onların hastalıklarına yaklaşımı gözler önüne seriyor. Bunun yanında on dokuzuncu yüzyıl Amerikan toplumunun sosyal ve siyasi portresini de çiziyor; o şartlarda kadın, göçmen, Afro-Amerikalı olmanın ne demek olduğunu gösteriyor.
Gücünü sadece gerçeklikten ya da sosyolojik analizinden alan bir metin değil bu üstelik. Oates gerçekten çok iyi bir hikaye anlatıcısı. Her şeyden önce muhteşem bir karakter yaratmış; bir yanıyla kimsesiz bir kızı iyileştirecek kadar merhametli diğer yanıyla deneyleri uğruna gözünü kırpmadan öldürecek kadar acımasız bir canavar. Hikayeyi çeşitli tanıklıklardan, çokça da doktorun günlüğünden anlatıyor; burada da aynı hikayenin nasıl farklı anlatılacağını görüyoruz büyük bir incelikle.
Çok, çok beğendim “Kasap”ı.