Eşinden ayrılmış, bunalımlardan bunalım beğenen akademisyen Moses Herzog’un hikâyesini; yazıp göndermediği mektuplardan, sitemlerden, bazen bir felsefe dersinden, bazen de insanın kendi kendine açtığı yaralara tutulmuş bir aynadan dinliyoruz.
Roman, ihanetin bıraktığı boşluğu yalnızlıkla değil, düşüncenin kıvrımlarında gezinerek doldurmaya çalışan bir ruhun portresini çiziyor diyebiliriz.
Herzog'un kırgınlıklarını abartısız ama derin bir sıcaklıkla dinlerken, okur bu çalkantının içinde boğulmak yerine tuhaf bir yakınlık hissedebiliyor adamımıza.
Madeleine’in bıraktığı gölgeyle Ramona’nın sunduğu ışık arasındaki salınım, Herzog’un hayatı yeniden anlamlandırma çabasına ince bir gerilim de katmıyor değil.
Roman için; sitemden anlayışa, öfkeden sükûta doğru ağır ağır ilerleyen bir sağaltma çabası diyebilirim.