Her ruhun membaına vararak gizli cennetimiz olan cinnetimizi kurmayı ve en mahrem hulyalarımızı coşturmayı bilen musikî şüphesiz en derin sevk-i tabiimiz olan aşkımızı uyandıran bir sihir ve füsundur. Bilirsiniz, musikî aşka benzer. Mayası, tadı o kadar aşka benzer ki sazı işitmek sevgilimizin nefesini duymak gibi, başımızı döndürür; sesini işitmek gibi, bizi kendisine râm eder. Musikî dinleyenler çok kere onda aşkın ruhunu bulurlar ve içlerindeki aşkın aksisedasını duyarlar. Musikî sanki gözlerimizle sevdiklerimizi takdis eden bakışlarımız, cezbetmek istediğimiz kalpler için cazibe kuvvetimiz olan hummamız, elimize geçirmek istediğimiz ruhlara uzanan ellerimiz ve tatmak istediğimiz dudaklara uzanan dudaklarımızdı.
1925 yılıydı; Picasso bana bir resim gösterdi, ben de ona "Tuhaf ama şu sıralar ben de bu anlayışta bir şey yapmaktayım" dedim. O da bana tamtamına şöyle yanıt verdi: "Elbette, ikimiz de aynı mahalledeniz de ondan." Aynı zihinsel mahalle, çok güzel bir benzetmeydi doğrusu!
Picasso'nun başka bir sözünü de anımsıyorum, hem de olduğu gibi. Benimle kimse ilgilenmiyordu, ona "Çok gücüme gidiyor..." deyince, o da bana "Metroyu bekler gibi yapın, kuyruğa geçin. Sıranızın bekleyin, bu ne acele!" dedi. Bu da çok güzeldi doğrusu!
Fantezi hayal değildir, sınırları belirsiz hayalin sisli dünyasından çıkarılmış donuk bir şablondur sadece; ruhu havasız bırakır. Hayal ise her an biçimden biçime girebilir; tomurcuklanır, saçaklanır, başka hayalleri tozlayarak ruhsallığa yayılır. Oysa fantezi kaskatıdır. Tek karesi değişmeyen bir film şeridi gibi gözün ardına kazılır.