Ayhan Geçgin

Ayhan Geçgin

Yazar
7.5/10
83 Kişi
·
169
Okunma
·
23
Beğeni
·
2072
Gösterim
Adı:
Ayhan Geçgin
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İstanbul, 1970
Ayhan Geçgin 1970 İstanbul doğumlu. ODTÜ Felsefe bölümünü bitirdi. İstanbul'da yaşıyor.
"Böyle dolanıp durmak istemiyorsun, istediğin gitmek, çekip gitmek, başka bir yere gitmek..."
Ayhan Geçgin
Sayfa 60 - Metis Yayınları
"Cumartesi, bir tatil gününde yapacak ne var? Hiçbir şey. Yapacak hiçbir şey bulamıyorsun. İnsanlar ne yapıyor. nasıl vakit geçiriyor? Ne yapıyorlarsa. bunları nasıl yaptıklarını anlayamıyorsun. Dünyam küçüldü. diyorsun kendi kendine. dünyam o kadar küçüldü ki belki ben bile onun dışında kaldım."
Ayhan Geçgin
Sayfa 36 - Metis Yayınları
"Binlerce başlangıç, binlerce son belki her an başlayıp bitiyor, iç içe giriyordur."
Ayhan Geçgin
Sayfa 142 - Metis Yayınları
"Söylemek istediğin şeyleri söyleyemiyorsun, söylediğin şeyleri ise doğru dürüst hissetmiyorsun. Belki de, diye düşünüyorsun, bu dili hiç öğrenemedim."
Ayhan Geçgin
Sayfa 135 - Metis Yayınları
Yaşamın:eksik, yarım, tamamlanmamış, böyle hissediyorsun-ama hep eksilecek, hep daha fazla yarım kalacak, her zaman daha da artıyormuşçasına daha da eksilecek, hiç tamamlanmayacak...
Yaşamakta bu ısrar, bu inatçılık niye, diye düşünüyorsun, bir yaşam varsa zorunlu olarak bir yaşam inadı da mı var?
259 syf.
·7/10
Kitabı okumaya başlıyorsun ve kitabın anlatımını farklı buluyorsun. Bu anlatım, Yusuf Atılgan'ın "Aylak Adam" isimli kitabına benzer buluyorsun. "Aylak Adam" isimli kitapta, üçüncü tekil şahıs şeklinde gittiğini görüyorsun. Bu kitapta ise, ikinci tekil şahıs şeklinde gittiğini görüyorsun. İki kitabın da, bu anlatım tarzlarıyla farklı olduğunu belirtiyorsun.

Kitabın iki bölümden oluştuğunu, bu iki bölümün de farklı olduğunu görüyorsun. Birinci bölümü çok sanatsal buluyorsun; acıyı dramatize ederek anlattığını ve bunun yanında da cinsel ögelerin de devreye girdiğini görüyorsun. Baş karakterin girdiği ruh halini kendine benzetiyorsun, hatta kitapta bahsi geçen babaanne karakterini gerçek hayatta (bu kadar olmasa da) kendi babaannene benzetiyorsun. O satırları okurken zorluk çekiyorsun, son birkaç aydır babaannenin bu durumda durumda olduğunu anımsıyorsun.

İkinci bölümde ise, konunun farklılaştığını görüyorsun. Doğuya gidiş başlıyordu ve oraya gidince bir kimlik kavramı devreye giriyordu. Konu esas işte burada başlıyordu. Anlatımın yer yer yavan kaldığını, biraz daha detaylı bir anlatım söz konusu olsaydı eğer, daha iyi olacağını düşünüyorsun.

Yalnızlık, topluma yabancılaşma gibi unsurları ele almasının yanı sıra yazar, kimlik ve dil unsurlarını da sorguluyor. Bazen katılıyorsun, bazen de katılmıyorsun. Kitabı okudukça, kapana kısılmış hissine kapılmaya başlıyorsun ve bu da anlattığı konu itibariyle doğal.

Yazar felsefe mezunu, haliyle sorgulaması ve sorgulatması, insan psikolojisi üzerinden sosyolojik tespitler yapmasını da normâl karşılıyorsun. Farklı anlatım tarzıyla okunabilecek bir roman.
264 syf.
·9 günde·Beğendi·7/10
#okudumbitti

#sonadım #ayhangeçgin

**Önce babasının vefatı, ardından annesinin vefatıyla birlikte Küçükçekmece 'de babaannesi Süslü ile yaşamaya başlayan Ali İhsan'ın İstanbul'da başlayarak Bingöl' de son bulan hikayesi. Depocu olarak çalışan Ali İhsan içine kapanık ve konuşkan olmayan biridir. 90 yaşındaki babaannesi ile sıradan bir yaşam sürerken babaannesinin hastalığı ile yaşantısı tamamen değişecek ve hiç ummayacağı şekilde son bulacaktır. Kitabın başlarında normal bir yaşantı olarak devam eden bir kitap, altın vuruşu son 30 sayfada yapıyor. Siyasi bir konu ile bitiyor. Çok detaylı bir anlatım ve iç dünyasındaki düşüncelerden oluşan bir kitap. Ölüm çok hızlı gibi görünüyordu bana ama bu kitabı okuyunca çok yavaş ve meşakkatli bir yol olduğunu fark ettim. Hızlı okunabilen bir kitap.
Her satırında Ali İhsan ile yaşananları hissedebileceksiniz.
Kitaptan bazı alıntılar:
## Yoksa ölüm sonsuz uyku değil de, bir daha hiç uyuyamamak olmasın?
## Bazen parasızlık falan değil diye düşünüyorsun, asıl yoksulluk bu - ruhsal yoksulluk, zihinsel yoksulluk.
##Yaşamın:eksik, yarım, tamamlanmamış, böyle hissediyorsun ama hep eksilecek, hep daha fazla yarım kalacak, her zaman daha da artıyormuşçasına daha da eksilecek, hiç tamamlanmayacak.
## Yaşamakta bu ısrar, bu inatçılık niye, diye düşünüyorsun, bir yaşam varsa zorunlu olarak bir yaşam inadı da mı var?
## İnsan bir hiç değildir.
## İnsanı içler acısı bir şeye, bir paçavraya, acı çeken, acıdan başka bir şey bilmeyen bir şeye, küçültülmüş bir şeye, bir zavallıya, bir hiçe çevirmek istiyorsunuz. Ama ne yaparsanız yapın insanı bir hiçe indirgeyemezsiniz. Gerçeği mi istiyorsunuz, işte gerçek :insanın içinde ölümsüz bir şey vardır. İnsanın içinde yok edilemez bir şey vardır.
## Belki yarım bir şey yoktur, diye düşünüyorsun, belki yarım hiçbir şey yoktur, her an aynı zamanda tam, bütün, eksizdir. Belki her yaşam, bir aylıkken ölen bebekten doksan yaşında ölen ihtiyara kadar tamdır, eksiksizdir.
️Okunası kitaplardan tavsiye edilir.
264 syf.
·Beğendi·10/10
İstanbul’dan doğuya gidişin hikayesi Son Adım.Alisan (Ali İhsan) çocukluk Çağlar’ından itibaren kaçan ailesinden,akrabalarından,kalabalıklardan ve hepsinden önemlisi kendinden kaçan,kaçarken hayatı ıskalayan,farkında olup olmamak arası yaşayan bir insan.️Kendine kendin dediğin şeye yerleştirmekte zorluk çekiyorsun,oldukça incelmiş hissediyorsun,sanki bütün varlığın dağılacak inçe bir dış deride toplanmış;ya da saydam aşınmış bir kabuk,içi boş bir kavkısın.Ama bunlar bile fazla katı.
Aslında yaşlı babaannenin gölgesinde,kendine biçtiği yaşlılık elbisesi içine girmiş genç bir adam.Hiçlik duygusunu çok derinlerde yaşayıp,bir el uzansa çıkarsa onu ordan dedirtiyor.️Bu köhne yerde bir eskimiş olan benim,bir şey önüne katıp sürükleyen bir rüzgar,bir kum fırtınası beni süpürdü,toz toprak içinde kenara attı öyle hissediyorsun,ama ne zaman geldi,nasıl yaptı,hiç farketmedin bile.

Alisan bir taraftan sevgiyi elinin tersiyle itmiş gibi görünse de,içinde farklı yaşıyor gibi.Birinin onu sarıp sarmalaması o kabuğunu kırması lazım.Canı çok yanmasın diye son nefesinde babaannesine sarıldığında ilk ve son sarılışımız demişti.
Alisan’a o el Kader’den gelir.İsim ne kadar manidar.Kader hiç bilmediği duygular ve şefkatle sarar.

️Kadının ölüsü bir işe yarasın bu gerçekten bir son olsun.Yaşamın şimdiye kadar olan bölümünden bana kalan boş,kuru bir kabuktu.Bu kabuk dağılsın,bir yaranın kabuğu gibi dökülüp gitsin,içinde olan ne varsa ortaya çıksın.
Romanın bundan sonra ikinci bölümüne geçiliyor.Yıllarca kaçılan akrabalar ve dünyanın ucu Olan çorak topraklara varan bir yolculuk.Bindag birçok dağın ortasında çorak topraklardan oluşan bir Doğu köyü.Alisan’ın içindeki çoraklıkla,bu topraktaki çoraklığı birbirine çok benzettim.Kitapta iki bölüm birbirinden çok farklı duygu yaşatıyor.İlk bölümdeki güncel yaşamın yanısıra ikinci bölümde kimlik,siyasi ve toplumsal meseleler iç içe geçiyor.Bu da romanın kurgusuyla beraber okuyucunun duygusunuda değiştiriyor,bir nevi ters köşe.Felsefeyle,edebiyatın iç içe geçtiği,ziyadesiyle dil işçiliğinin olduğu,son zamanlar edebiyat dünyasında okuduğum güçlü kalemlerden bir tanesi diyebilirim.Ayhan Geçgin ıskalanacak,gözardı edilecek bir yazar değil.
️Sizin diyorsun “bilmediğiniz bir gerçek var”,sözcükler ağzından zayıf,kuru,sayıklar gibi,fısıltıyla dökülüyor yine de fısıltı odayı dolduruyor,”insan bir hiç değildir”
Siz.”diye sürdürüyorsun,”içler acısı bir şeye,bir paçavraya,acı çeken,acıdan başka bir şey bilmeyen bir şeye,küçültülmüş bir şeye,bir zavallıya,bir hiçe çevirmek istiyorsunuz.Ama ne yaparsanız yapın insanı bir hiçe indirgeyemezsiniz.Gerçeği mi istiyorsunuz,işte gerçek;insanın içinde ölümsüz bir şey şey vardır.İnsanın içinde yok edilemez bir şey vardır.”
208 syf.
·2 günde·4/10
‘Bir Dava’, Ayhan Geçgin’in beşinci romanı. Mart ayında ‘Metis’ etiketiyle yayınlanmış. Kafka’nın ‘Dava’sını çağrıştıran isim,’ Bir Dava’. ‘Bir’ sıfatıyla sanki ‘herhangi bir, önemsiz, sıradan, klişe’ gibi anlamlar kazanmış isim; zira Geçgin, Kafka’nın başyapıtıyla kendi romanını ayırt etmek gibi bir kaygı taşımamıştır. Çünkü Kafka daha genel, ideolojik olmayan bir pencereden toplum eleştirisi yaparken, Ayhan Geçgin daha özelde, tek taraflı bir toplum eleştirisine girişiyor.
‘Bir Dava’ Balyoz Davası’nı merkeze alan bir roman. Romanın anlatıcısı Aslı, bir amiralin kızı. Yüksek lisans yapmak için gittiği Amerika’da akademisyen olmuş, kendisinden 14 yaş büyük hocası David’le evlenmiş. Amiral olan babası Halil’in gözaltına alındığı haberini duyar duymaz Türkiye’ye gelir kocasıyla beraber. Türkiye’deki günleri mahkeme sürecini takip etmekle geçiyor bir yandan, diğer yandansa özel yaşamı, Türkiye gözlemleri ve düşünceleri söz konusu… Dava tutanaklarından da faydalanılarak anlatılan mahkeme süreci uzun hukuk tiratları, suçlamaların ne kadar yanlış ve çelişkiyle dolu olduğunu göstermeye çalışan bir makaleye dönüşüyor romanda. Özel hayatında ise kendisi gibi evli, köyleri terör yüzünden boşaltılmış bir kürt olan Mehmet’le ilişkisi var kahramanımızın.
Aslı, Mehmet’le birlikte gezerken etraftaki insanlar çekirdek çitlemekte, ‘zevkle apış aralarını kaşımakta, küfürlü bir şekilde bağıra çağıra konuşmaktadırlar. Amerikalılar da zaten Türkleri geri kalmış, yabani Araplar gibi görmektedir(!)
‘Bir Dava’ düz bir roman. Kahramanın tepeden bakan, dikteci hukuk tiratlarıyla şekillenen, diyalogları ile inandırıcı olmayı başaramayan, fikir adına sıradışı bilgi ve hüküm vermekten uzak klişe ve zayıf tespitler sunan, kahramanlarının hemen hepsinin silik kaldığı ve iyi çizilemediği bir roman aynı zamanda kanaatimce. Bu yargıma birkaç örnek vermek istiyorum kitaptan… Anlatıcı akademisyen kız, ismi Aslı, Amerika’da yaşıyor, üniversitede çalışıyor, kendisinden Türkiye hakkında araştırma yapması isteniyor. Uzun süre kaldığı Amerika hakkında görüşleri ;“İngiltere, Kanada ya da Almanya da olabilirdi ama Amerika oldu. Bir zamanlar Amerika, insanın önceki hayatını geride bırakıp başka bir hayata başlayacağı ufkun ötesindeki yeni kıtaydı. Herkese açık ülke, göçmenlerden oluşan bir ülke, yeni başlangıçların ülkesi. Bir bakıma benim başka bir yerde, başka bir biçimde yaşama isteğim yenilik iddiasındaki bu kıtayla çakışmış oldu" (s. 97) cümlelerinden ibaret olan Aslı vatanını da tanımaktan ve doğru tahlil etmekten uzaktır. Yukarıda da bahsettiğimiz üzere Türkiye; göbeğini, ‘apış arasını zevkle kaşıyan’, bol küfürlü konuşan, çekirdek çitleyen vs. insanların yaşadığı, hukuk kurallarının yok sayıldığı geri kalmış bir ülkedir Aslı’ya göre. Ne Amerika ile, ne ülkesiyle, ne ailesiyle, ne kocasıyla bağ kuramamış memnuniyetsiz kahramanın fikirlerinin, savunduğu değerlerin de yavan ve inandırıcılıktan uzak olmasına neden oluyor. Hemen her fikir tek yönlüdür, karşı fikrin iğne ucu kadar dahi savunma yapması gereksizdir, haklı olabilme ihtimali yoktur çünkü.
Bir başka karakter, Mehmet. O da silik bir karakter. Ne yapmaya çalıştığı, ne düşündüğü, ne gibi bir amaç taşıdığı üzerine okuyucunun bağ kuramadığı bir tip. Sanırım, kürtlük noktasında da Türkiye Cumhuriyeti eleştirilmek istenmiş. Ailenin bazı bireylerinin ateist olması, evli çiftlerin aldatması gibi detaylar da bu minvalde ‘Bir Dava’ ya sos niyetine eklenmiş.
Romanın dil ve anlatımında da belirgin bir özentisizlik göze çarpıyor. Farklı olma ve dikkat çekme adına yerli yersiz kullanılan bazı kelime ve tamlamalar cümlede sırıtıyor, özellikle uzun cümlelerde anlam karışıklığı yaratıyor. Kurgusal metinlerin esası sayılan; heyecan, şaşırtma, vaka oyunları gibi üslup ve teknikler ‘Bir Dava’da görülemiyor yazık ki.
Ayhan Geçgin; romanın sonuna anlatılanların kurgu, karakterlerin de hayali olduğunu belirten bir not eklemiş, finali de muallakta bırakmış. Balyoz Davası sürecinin nihayete erdiğini ve olayların perde arkasını artık daha iyi anladığımız için bu durum neyse ki göze batmıyor.
160 syf.
·2 günde·8/10
ilk Ayhan Geçgin kitabım Uzun Yürüyüş fazla bir atraksiyonu olmayan fakat konu olarak beni pek cezbeden bir roman. Hayatını değiştirerek hayatta kalma sınırlarını keşfetmek için İstanbul'daki evini terkeden 29 yaşındaki bir adamın yine İstanbul'da evsiz barksız, parasız pulsuz, kimsesiz bir biçimde yaşama savaşını anlatan bir kitap. Konusunu ve anlatımını o kadar beğendim ki ara ara kendi kendime tepki verdiğim oldu kahramana. Kimi okurlar kitabı okuyamadığını, çok yavaş ilerlediğini söylemiş fakat kitabın içine girebildiğiniz vakit her kitap okunabilirdir. Bana göre zor kitap yoktur yanlış zamanlama vardır.
248 syf.
·Beğendi·10/10
Ayhan GeçginGençlik Düşü

“Şimdiye kadar ilk gençliğimden bir gelecek beklentisi gelecek düşüyle yaşamıştım.Beklediğim gelecekteydi.Geleceğin çağrısı,bana vaat ettikleriyle doluydum.Belki buydu yıkım,bir geleceğin olmadığını,şimdiye kadar yaşadığımdan farklı bir şeyin beni beklediğini ta içimde duymamdı.Nasıl yaşanırsa yaşansın yaşananların yönü hiçbir geleceği göstermiyordu.”s/191

Ayhan Geçgin’in okuduğum üçüncü kitabı Gençlik Düşü.Bu kitabında yazarın yaz(a)mama durumunu sen diliyle vermiş.Bilinç akışı tekniğiyle şimdiki zamanda kitap yazma çabalarının içinde Ankara’da öğrencilik yaşantısını ve düşlerini okuyoruz.İlk kitaplarındaki o muhteşem betimlemelerini bu sefer Ankara sokaklarında yaşatıyor yazar.Üniversite öğrencilerinin yaşam şekilleriyle beraber Ankara’da yaşayan Doğu kökenli insanlarında bir portresini çiziyor satır aralarına yerleştiriyor Ayhan Geçgin.
İçinde Ankara geçen,Ankara’nın içinden geçen kitaplar beni ayrı cezbediyor.Çaresizliğimin şehri Ankara,okurken o günlere götürdü beni.
Orta yaşın üstünde,yaş almış insanlara sahi siz gençken neler düşlüyordunuz?Ya şimdi şu yaşınızda düşleriniz gerçekleşti mi?Ya da tamamen farklı bir yaşantının içinden misiniz?Diyor ya da düşündürüyor.Bir geriye dönüşte okuyucuya yaşatıyor.

Bu kitapta da çok derine inmiş ikinci kitabı olmasına rağmen dildeki ustalığı,insan çözümlemeleri çok iyiydi.Bazı yazarlar vardır ne yazsa okurum dersiniz Ayhan Geçgin’de benim için öyle oldu.

“Belki de her insan kendine göre,kendi yaşamını düşünerek nasıl yalın bir yaşama ulaşacağını düşünmeliydi.Belki de fazlasıyla karmaşıklaşmış,insanın hem üstüne abanan,hem de içinden onu delik deşik ederek geçen bu dünyada basit,yalın bir yaşamı üretmek gerekiyordu;atmak,azaltmak,eksiltmek,ta ki yalınlığa ulaşıncaya kadar,düşünmede,hissetmede,sevmede,ki böylece ölüm de yalınlıkla gelebilsin,bu yaşama son yalın çizgisini vurarak onu tamamlasın.”s/222
160 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
“İnsanın yalnızca kendi gücüyle, bu dünyada var olması olanaklı değil mi?”

Kitabın kahramanı okuyuculara bu soruyu soruyor. Bütün kitap bu sorunun üzerine kurulu, süslü felsefe cümlelerden uzak, olabildiğince sade bir anlatımla şekilleniyor roman.

Daha ilk sayfalarda kafamda oluşmaya başlayan soru: Neden yürüyor bu adam, geçmişte ne yaşamış, bize kitap geçmiş hakkında ne gibi detaylar verecek... Arkadaşlarıma kitabın ilk sayfalarını anlattım onlarda da aynı tepki vardı: Neden yürüyor?
Bu sorunun yanıtı hem var hem yok gibi. Neden yürüyor; birey olmak için, kendi başınalık için, insan sesleri ona rahatsızlık verdiği için, toplumun dayattığı zorunluluklardan kaçmak için, yok olmak için.

“Şimdi sessizleşeceğim, gözlerimi kapatacak, bir süre hiçbir şey düşünmeyecek, hiç kımıldamayacağım. Bu benim yok olma alıştırmam olacak. Gözlerini kapadı, sessizleşti.”

Aslında bizim asıl merak ettiğimiz; ne oldu bu adamı bu noktaya iten? İşte bu sorunun cevabı yok bu kitapta.

“Ama yeter dedi kendi kendine, geçmişi düşünmek yok artık. Şu anda yerinden kımıldatılamaz gibi duran geçmişin bir gün bütünüyle geçip gideceğini umuyordu. Geçmişi hareket ettirmek, diye mırıldandı zamanı hareket ettirmek. “

Bu uzun yürüyüşte karşılaştıkları ne kadar zorlu olsa da yolundan dönmüyor karakter. Karakter diyorum çünkü ismi yok, bi ara Erkan ve Mahmut diyor zorunluluktan. Şimdi biraz onla beraber yürüyelim Türkiye’de.

Uyarı: Kitabın içeriği hakkında bilgi içerir.

Hırsızlıkla ve açlıkla karşılaşacağız önce ve yardım eden insanlarla. Çöp toplayıcısı Mahmut’ta tanışacağız, yardım etmeye çalışacak bize. Daha pek hayır demeyi bilmediğimizden gidiyoruz onun kaldığı yere. Sadık diye biri var orada. Şöyle diyor.

“İnsanlar çöpünü atıp kapıyı kapayınca,” diyordu Sadık koltuğunda ileri geri sallanarak, “her şey dışarıda kaldı, mahremiyetimize döndük sanırlar. Bilirler ama bilmezden gelirler. Ama biz onları biliriz. Hem de çok iyi biliriz. Ne yerler, nasıl yerler, ne kullanırlar falan. Çoğunlukla aynıdır zaten, fabrika üretimi gibi, aynı serinin ürünü şeyler. Doğru mu?””

Tam da bu yüzden yola çıkmadık mı zaten mahremiyet için, makinanın çarklarından biri olmamak için.

Dilenciler var her yerde. Çoğu Suriyeli, savaştan kaçanlar. Yine bir soru kafamızda, hala bu yürüyüşümüze anlam verememişiz gibi “Ben hangi savaştan kaçıyorum?”

Açlıkla baş edemiyoruz bir türlü. Az bi paramız var. Yemek zorunda olmasak, diye düşünüyoruz, ne güzel olurdu. Her yer ses, şehir boğmaya başladı, çıkmalıyız buradan. Çıkamadık, hastanede açıyoruz gözlerimizi, birileri bizi fena dövmüş, doktordan öğreniyoruz çapulcuların arasına düşmüşüz. Şehir birbirine girmiş ama nedenini bilmiyoruz, suçumuz ne bilmiyoruz, pekte öğrenmeye çaba harcamadan biran önce yine yürümek için güçlenmeye çabalıyoruz. İyi bu doktor , hastane sonrası kalacak yer ayarladı bize, ama artık bir şeyleri öğreniyoruz, hayır , ‘hayır!’ demeyi öğrenemedik daha şimdilik hayır diyemediğimizden kaçıyoruz hastaneden.
“Kendine demek öğreniyorum diyordu, belki bir sonraki aşamada uzanmayı, hiç kımıldamadan saatler boyu uzanmayı öğreneceğim. Her halde başka şeyler de öğreneceğim. Sonra, tüm bu öğrendiklerimden sonra, belki öyle bir an gelecek ki bu kez hiçbir şey bilmemeyi öğreneceğim, azar azar günbegün bilmeyeceğim.”
Karmaşadan kalanlar takılıyor gözümüze, ALİ İSMAİL KORKMAZ ÖLÜMSÜZDÜR. ETHEM SARISÜLÜK YAŞIYOR. MEHMET AYVALITAŞ ONURUMUZDUR. BERKİN ELVAN, UYAN ÇOCUK bütün bunlar ne demek, polis, doktor, avukat niye benle konuşmaya çalıştı?

Şehirlerarası yolda yürümeye başladık, açız, bir yazı yine gözümüze ilişiyor “ Bu bostandan yemek helaldir.” Yiyoruz, bostanın sahibiyle tanışıyoruz. Uzun uzun sorular sormuyor bu adam. Yanımıza biraz üzüm alıp koyuluyoruz yine yollara. Öğrenmeye, kendimizi keşfetmeye devam ediyoruz.

“Yola çıkarken bedeninin bir soğan zarı gibi tek tek soyulacağını sanmıştı, ama aksine bir ağaç kütüğü gibi kat kat kabuk bağlamış, katılaşmıştı. Bu beden galiba fazla doluydu, fazla ağırdı, üst üste bir şeyle istiflenmişti.
Koşul gerçekten değişmişti. Ama tıpkı hastanede hissettiği gibi bu noktanın da ötesine nasıl gidebileceğini bilemiyordu: Bu nasıl bir koşuldu? Bu koşul nasıl aşılabilirdi? İnsan bedenini geride nasıl bırakabilirdi?”

Şehirden iyice uzaklaştık, kafamızı kaldırıyoruz her yer dağ, taş. Jandarmalara görünmemeye çalışıyoruz, kimlik soruyorlar çünkü, kimliksiz olamazmışız, yasakmış. Yakalandık, dayak yedik yine, ama aç kalmayı öğrendik gibi, zorla hastaneye getirdiler yine, korkuyoruz bizi tutsak ederler diye ama salıyorlar hastaneden. Yardım edilmesini istemiyoruz, çok mu şey istediğimiz?

Hayır demeyi öğrendik artık, önümüzde sadece yol var. İçimizde nasıl birikti yola çıkma arzusu, düşünmüyoruz, geçmişi düşünmek yok.

“Belleği belki artık hiçbir izi tutamıyordu. Ama aynı zamanda belleği sanki ağzına kadar doluydu da tam neyle doluydu, bilmiyordu. Ağzını açıp bir boşluk, diye mırıldandı, ama ne demek ki bu, dolu bir boşluk nasıl olabilirdi?”

Gözümüzü dağlara diktik belki orada yalnız kalabiliriz. Bir kız çocuğu var dağ başında. Ama onun nedenleri var orada olmasının. Savaştan kaçmış ailesiyle, bi o kalmış onlardan geriye. Yardım ediyoruz ona, o da bize. Silahlı askere benzemeyen kişilerle karşılaşıyoruz. Konuşuyorlar. Özgürlükmüş dertleri, bizim arayışımız da oymuş onlara göre.

“”Seni buraya özgürlük isteği getirdi” diye yorumladı “ben öyle anlıyorum, doğru mudur?”
Kendi kendine kafasında sözcüğü evirip çevirdi. Sözcükle kendi arasında bir bağ kuramadı. “Özgürlük değil” dedi.
“Değil mi? Nedir o zaman?”
“Bir hayat” diye yanıtladı, “galiba bir hayat arıyordum”.
“Hah işte. Sen öyle koyuyorsun, ben böyle koyuyorum. İkisi aynı şeyler. Hayat özgür değilse, hayat değildir. İnsan dağa niye çıkar? Özgür değilse çıkar, özgürlüğü için çıkar. Bu böyledir. Sen de buraya kadar doğrusun. Ama kanımca senin yolun çarpık bir yol olmuştur. Neden? Çünkü tek başına özgürlük olmaz meçhul adam, ondan. Tek başına kurtuluş olmaz, ondan.””

Bizim arayışımız bu değil ya da bizim özgürlüğümüz, tek başınalık istiyoruz. Bir topluluğa ait olmak istemiyoruz. Kendimiz mi olmak istiyoruz? O da değil. Çünkü hala toplumun parçaları içimizde, onlarda kurtulmak için toplumdan uzaklaşmak lazım sonra kendimizden uzaklaşmak lazım.

Hiçbir şey önermeden, hiçbir şey söylemeden manzaraya bakmayı sürdürüyoruz, daha doğrusu o sürdürüyor. Biz burada karaktere veda edelim. Watsap’tan bir sürü mesaj gelmiş. Yine bir çok gruptan.
160 syf.
·7 günde
Elinizde çayınızla, zevksizliğin betona resmedilmiş soğukluğuyla döşenmiş evinizin yüksek(!) balkonunda, uzaklara dalmışsınız ve o dalgınlıkla yumuşakça elinizden kayıp yere düşmüş bardağınız... işte bu kitap o dalgınlığın, o önemsizce elinizden kayıp düşen bardağın tuzla buz olmuşluğun eseri. Neyi neden yaptığınızı sorgulamaksızın gerçekleştirdiğiniz eylemleriniz bir yerlerde birilerinin eylemlerinin eylemsizliğe dönüşmesine neden oluyor... hiç oluyor demeye dilim varmıyor. Bir hayat ararken bir hayat yitiriyoruz. Bazıları bu arayışa özgürlük diyor bazıları kaçış. Bu arayış/yürüyüş ne olarak tanımlanırsa tanımlansın, sonunda bilinçli bir bilinçsizliğe dönüşüyor. Kıyıya vuran onlarca denizyıldızının yanından birini bile suya atmadan, başımız dik(!), burnumuz kiribrimizle büyümüş, geçip gidiyoruz. Baksanız bizimki de bir yürüyüş. Ancak bilinçli olduğunu iddia edemeyeceğimiz kadar kayıp bir yürüyüş. Belki sadece emekliyor, kocaman sandığımız dünyamızda 1 adıma ancak denk gelecek bir sürü adım atıyoruz. Tuzla buz ettiğimiz hayatlar sanıyoruz ki bize hiç dokunmayacak hiç kesmeyecek etimizi. Karnımız tok, sırtımız pek yaşayıp gitmiyoruz, olsa olsa yaşayıp yitmek olur böylesi bir yaşam. Sanıyoruz ki yalnızca yaptıklarımızdan sorumluyuz. Asıl meselenin yapmadıklarımız yüzünden olduğunu hep unutuyoruz. Bu yürüyüş bana sık sık Oblomov'u düşündürdü. Karnım tokken okuduğum satırlardan utandım. Sonra oturduğumdan utandım. En sonunda her şey adına, herkes adına bu sistemden utandım. En kötüsü de bu sistemin bir şekilde bir parçası olmaktan...
#alıntı
"Sen şimdi diyorsun İstanbul'dan buraya, bu mağaraya kadar öylesine geldim, öyle mıdır?"
Kafasını salladı. Öteki de ona uyarak birkaç kez kafasını salladı, ardından, "Peki neden?" diye sordu.
"Bir düşünce," diye mırıldandı, "galiba hastalıklı bir düşünce yüzünden."
"Düşünce mi? Ne düşüncesi?"
"Dümdüz bir çizgiyi izle diyen bir düşünce, her şeyi geride bırak diyen bir düşünce."
264 syf.
·7 günde·Beğendi·8/10
Kitabın baş karakteri babaannesinin deyimiyle Alisan (Ali İhsan) bir kaybeden ya da tutunamayan diyebileceğimiz biri. Onu ve eşlik eden iç konuşmasını okurken yalnızlığa özgü ve hemen hemen hepimizin bir başına kaldığı zamanlarda yaptığı konuşmaları okuyoruz.

"Sizin, diyorsun, bilmediğiniz bir gerçek var. sözcükler ağzından zayıf, kuru, sayıklar gibi, fısıltıyla dökülüyor yine de fısıltı odayı dolduruyor, insan bir hiç değildir." Diye hiçliğinin ortasında ve farkında olarak haykıran Alisan'ın hikayesi sizi de saracak.


Ayhan Geçgin keskin kalemi ve akıcı anlatımıyla sizi zaten sarıyor. Kitap 2011'de yapılan en iyi yüz roman sıralamasında 4. olmuş.

Farklı tatlar ve notalar bırakan Son Adım mutlaka okunmalı.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ayhan Geçgin
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İstanbul, 1970
Ayhan Geçgin 1970 İstanbul doğumlu. ODTÜ Felsefe bölümünü bitirdi. İstanbul'da yaşıyor.

Yazar istatistikleri

  • 23 okur beğendi.
  • 169 okur okudu.
  • 5 okur okuyor.
  • 184 okur okuyacak.
  • 2 okur yarım bıraktı.