İvan İlyiç’in Ölümü Üzerine
10/10
·83 syf.··
2026 3. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 01 Şubat 2026 22:18
Lev Tolstoy, İvan İlyiç'in Ölümü’nde ölümü merkeze alıyormuş gibi görünse de aslında bizi çok daha sarsıcı bir soruyla baş başa bırakıyor: Bir insan, yaşarken ölmüş olabilir mi? Roman, Ivan İlyiç’in 4 Şubat’taki ölümüyle açılıyor; bense kitabı bugün yani 1 Şubat’ta bitirdim. Bu benim için tuhaf bir tevafuk oldu. Sanki metni kapatırken zaman, romanın içindeki zamanla çakıştı. Bu da kitabı dışarıdan okuyan biri olmaktan çıkıp, onu daha yakından ve daha kişisel bir yerden düşünmeme neden oldu. Ivan İlyiç’in hastalığı başladığında çevresindeki herkesin refleksi neredeyse aynı: herkes kendini düşünüyor. Eşi, ölümden sonra devletten ne koparabileceğini; arkadaşları, boşalacak makamı kimin dolduracağını hesaplıyor. Kimse gerçekten Ivan’ın ne hissettiğini merak etmiyor. Hatta arkadaşlarından biri, bu ölümün Ivan’ın başına gelmiş olmasına içten içe seviniyor diyebiliriz; çünkü böylece ölümle kendi arasına güvenli bir mesafe koymuş oluyor. Ölüm, hep başkasına ait, hep başkasının başına gelen bir olay gibi görülüyor. Ivan’ın kendisinin de hayatı boyunca bu yanılsamayla yaşadığını görüyoruz: “Gaius (Julius Sezar) hiç kuşkusuz ölümlüydü, bu yüzden ölmesi son derece doğal, ama benim ölmem, Vanya’nın, İvan İlyiç’in ölmesi… bütün o duygularım, düşüncelerimle ben bambaşkayım! Benim ölmem olacak şey değil! Tek kelimeyle korkunç bir şey bu!” Roman bu noktada, ölümden çok ölümün inkârı üzerine konuşuyor. Ivan İlyiç’in acısının en yakıcı tarafı fiziksel değil. Asıl yıkıcı olan, manevi yalnızlık. Ölüme yaklaştıkça çevresine baktığında kendisini gerçekten anlayan, acıyan, onunla aynı gerçeği paylaşan kimseyi göremiyor. Herkes ona iyileşecekmiş gibi davranıyor; herkes kolektif bir yalan oyunu oynuyor. Ivan bu yalanın farkında ve onu asıl yaralayan da bu. Gerçeği bilen ama gerçeği kimseyle paylaşamayan bir insanın yalnızlığı… Bu oyunu oynamayan tek kişi, hizmetkâr Gerasim. Gerasim’in varlığı, samimiyetin ve sahiciliğin sınıfsal bir ayrıcalık değil, insani bir erdem olduğunu gösteriyor bize. Ivan İlyiç’in hayatına baktığımızda ise “doğru” yaşanmış bir hayat görünümü var. Hukuk eğitimi almış, maiyet memurluğundan savcılığa kadar düzenli bir yükseliş göstermiş. Evlilik yapmış, çocuk sahibi olmuş. Ancak bu evlilik ve aile hayatı, onun için bir bağ değil bir yük hâline geliyor. Sorumluluk duygusundan kaçarak kendini işine veriyor; işi bir sığınak, hatta bir kaçış alanı olarak kullanıyor. Bu noktada Tolstoy’un eleştirisi net: Toplumsal olarak onaylanan hayat, insanı içten içe çürütebilir. Beklediği mahkeme başkanlığı görevine başkasının atanmasıyla sistemin ne kadar acımasız olduğu da ortaya çıkıyor. Ivan bir anda gözden düşüyor; dün değer verilen kişi, bugün kolayca siliniyor. Ancak ironik olan şu: Tam da bu hayal kırıklığının ardından, emsallerine göre iki derece birden yükselerek “dört dörtlük” bir göreve atanıyor. Yeni şehir, yeni ev, yeni statü… Ivan bu kez hayatı gerçekten “yerli yerine koyduğunu” düşünüyor. Evi dayayıp döşemeye saplantılı bir şekilde odaklanıyor; perdeler, kornişler, dekorasyon ayrıntıları toplantıların bile önüne geçiyor. Ve tam da bu sırada, merdivenden düşüyor. Hastalığı bu düşüşle başlıyor. Tolstoy burada güçlü bir sembol kuruyor: Hayatı güzelleştirme telaşı, hayatın kendisini kırar. Ölüm yaklaştıkça Ivan’ın zihnindeki imgeler karanlıklaşıyor. Ölümü, uzun, dar, kara bir torbaya benzetiyor. Sanki birileri onu bu torbaya sokmaya çalışıyor; ama bir türlü başaramıyor. Ivan hem korkuyor, hem karşı koyuyor, hem de garip bir şekilde onlara yardım ediyor. Bu sahne, insanın ölüme karşı duyduğu çelişkili duyguların en çıplak hâli: Kaçmak istemekle teslim olmak arasındaki gerilim. Sonlara doğru Ivan, geçmişine ve çocukluğuna dönüyor ve romanın merkezindeki o acı soruyla yüzleşiyor: “Sürdürdüğüm yaşam, gerçekten sürdürmem gereken yaşam mıydı?” Başta bunu reddediyor; doğru yaşadığına kendini inandırmaya çalışıyor. Ancak acılar arttıkça, yalnızlık derinleştikçe ve aile fertlerinin yüzlerine baktıkça hakikatten kaçamıyor. Yaşam ve ölümün biricik sırrı kendini dayatıyor: Yanlış yaşanmış bir hayat, ölümü sadece kaçınılmaz değil, katlanılmaz kılar. İvan İlyiç’in Ölümü, ölümü anlatan bir kitap değil; hayatın içinin neyle doldurulduğunu sorgulayan bir kitap. Tolstoy, bizi Ivan’ın ölümüne değil, kendi yaşamımıza bakmaya zorluyor. Ve kitap kapandığında geriye tek bir rahatsız edici ihtimal kalıyor: Belki de asıl korkunç olan ölüm değil, ölmeden önce gerçekten hiç yaşamamış olmaktır. Ivan İlyiç’in ortanca çocuk olması ve benim de ortanca çocuk olmam, kitabı okurken aramızda sessiz bir bağ kurdu ve kitap bittiğinde bende kalan şey ölüm korkusu değil; hayatın gerçekten yaşanıp yaşanmadığına dair huzursuz bir soru oldu. Hala vakit varken, ölüm kapıyı henüz çalmamışken, ölümü değil nasıl yaşıyoruzu sorgulatan bu novellayı herkese şiddetle tavsiye ederim. İyi okumalar :)
İvan İlyiç'in ÖlümüLev Tolstoy · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202261,1bin okunma
·
39 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.