·528 syf.····Okunma: 31 Ocak 2026 23:57 Mary daha doğduğu anda kaderi belirlenmiştir. Babası ölür, kendisi henüz altı günlükken İskoçya Kraliçesi olur. Bu, onun hayatındaki ilk büyük talihsizliktir. Çünkü Mary hiçbir zaman “normal” bir insan gibi yaşamaz; hep başkalarının beklentileriyle çevrili olur.
Mary Stuart daha beş yaşındayken, İskoçya’daki karışıklıklar ve İngiltere tehdidi yüzünden bir gemiye bindirilerek Fransa’ya gönderilir. Bu kaçış onun kaderindeki ilk büyük kopuştur. Çocuk yaşta ülkesinden ayrılır ve bir daha asla gerçek anlamda ait hissedemez. Fransa sarayı onu korur, kollar, süsler. Zweig’e göre Mary burada “fazla narin” yetiştirilir. Siyasetin sertliğini değil, duyguların cazibesini öğrenir.
Mary çocukluğunu Fransa’da geçirmiştir.Zweig burada özellikle şunu vurgular:
Mary fazla zarif, fazla duygusal ve fazla romantik yetiştirilmiştir. Fransa sarayı ona siyaseti değil, aşkı, estetiği ve duyguları öğretir. Bu da ileride onun en büyük zaafı olacaktır. Fransa’da iyi bir eğitim almış, saray yaşamını öğrenmiş ve Fransız Kralı II.Fronçois ile evlenerek kısa bir süre Fransa Kraliçesi olmuştur. Kısa süreliğine Fransa Kraliçesi olur. Ama Zweig’e göre bu dönem Mary’nin en mutlu ve en korunmuş olduğu zamandır. Kocasının ölümüyle bu korunaklı hayat biter. Mary artık tek başınadır.
Mary İskoçya’ya döndüğünde ülke büyük bir değişim içindedir. Halkın ve soyluların çoğu Protestan olmuştur, Mary ise Katoliktir. Bu durum onu daha baştan zor bir konuma sokmuştur. Ama asıl sorun din değildir. Asıl sorun, Mary’nin siyaseten sert olamaması, sürekli uzlaşmaya çalışmasıdır. Zweig burada Mary’yi çok net eleştirir:
Mary bir hükümdar gibi değil, bir kadın gibi davranır. İnsanları kazanmak ister, korkutmak istemez. Üstelik İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth’in de taht üzerindeki haklarını tehdit eden bir figürdür. Bu nedenle Elizabeth tarafından sürekli şüpheyle izlenmiştir.
Elizabeth; soğukkanlı, şüpheci, duygularını bastıran, tahtı her şeyin üstünde tutandır.
Mary ise; duygusal, güvenmeye meyilli, aşka açık, tahttan çok insan ilişkilerine önem veren birisidir.
Zweig’e göre Mary, Elizabeth’in tam tersidir ve bu yüzden kaybetmeye mahkûmdur.
Stefan Zweig’e göre Mary Stuart ile Elizabeth arasındaki çatışma iki kraliçenin değil, iki karakterin çatışmasıdır. Biri duygularıyla yaşayan Mary, diğeri duygularını boğan Elizabeth’tir.
İki kraliçe de kuzen olmasına rağmen tamamen farklıdır. Mary güzeldir, dikkat çekicidir, insanları etkiler. Elizabeth ise Zweig’e göre fiziksel olarak cazibesi sınırlı, gençliğinden itibaren hastalıklar yaşamış, kadınlığını bastırmak zorunda kalmış bir figürdür. Elizabeth evlenmez. Bunun bir kısmı bilinçli bir iktidar tercihi olsa da Zweig, bunun yalnızca siyaset olmadığını ima eder. Elizabeth’in anne olamayacağı, soyunu sürdüremeyeceği gerçeği onun içinde bastırılmış bir huzursuzluk yaratır.
Mary ise hem evlenmiş hem çocuk sahibi olmuştur. Bir oğlu vardır. Bu durum Elizabeth için yalnızca politik değil, kişisel bir yaradır. Zweig’e göre Elizabeth’in Mary’ye karşı duyduğu şey sadece korku değildir; içinde bastırdığı bir kıskançlık da vardır. Mary’nin sahip olduğu kadınlık, annelik ve doğal çekicilik, Elizabeth’in hiçbir zaman yaşayamayacağı şeylerdir.
Elizabeth bu duygularını asla açık etmez. Onun gücü buradadır. Mary ise duygularını saklayamaz. Bu yüzden Elizabeth bekler, Mary hata yapar.
Mary’nin ikinci evliliği, Lord Darnley ile olur. Zweig burada özellikle Darnley’i zayıf, kibirli ve tehlikeli biri olarak çizer. Mary bu evlilikte aşk aramaz, yalnızlığını doldurmak ister. Ama bu evlilik bir felakettir. Darnley entrikacıdır, sarayda kaos yaratır.
Darnley’in gizemli ölümü kitabın kırılma noktalarından biridir. Zweig, Mary’nin bu cinayette doğrudan suçlu olduğunu kesin olarak söylemez, ama şunu çok net söyler:
Mary ya çok saftır ya da gerçeği görmek istemeyecek kadar âşıktır.
Mary Stuart, Stefan Zweig’in anlattığı haliyle yalnızca bir kraliçe değil, duygularıyla karar veren, bu yüzden sürekli kaybeden bir insandır. Zweig zaten kitabı yazarken tarih anlatmaktan çok, Mary’nin ruhunu anlatır.
Sonra Bothwell gelir. Zweig’e göre Bothwell, Mary’nin en büyük hatasıdır. Mary, herkesin karşı çıktığı bu adamla evlenir. Bu evlilik onun siyasi sonunu hazırlar. Halk, soylular ve saray tamamen ona sırt çevirir, tahtan indirilip, hapse atılır. Buraya kadar Mary’nin düşüşüdür. Ama Zweig’e göre asıl trajedi bundan sonra başlar.
Mary İngiltere’ye kaçar. Zweig bu kararı “hayatındaki en büyük yanılgı” olarak tanımlar. Mary, Elizabeth’ten merhamet bekler. Oysa Elizabeth merhametle değil, hesapla hareket eder. Elizabeth onu serbest bırakmak yerine uzun yıllar boyunca gözetim altında tutmuştur. Çünkü Mary hayatta olduğu sürece İngiltere tahtı için bir tehdit oluşturmaktadır.
Mary tam 19 yıl boyunca İngiltere’de esir tutulur. Zweig burada Mary’nin psikolojik çözülüşünü uzun uzun anlatır. Mary:
Umutlanır
Mektuplar yazar.
Komplolara göz yumar.
Kendi kaderini hâlâ değiştirebileceğine inanır.
Mary Stuart, kraliçe olarak doğmuş ancak hayatını özgürlükten yoksun geçirmiştir. Yanlış kararları olsa da tarih onu trajik, yalnız ve güçlü bir kadın olarak hatırlar.
Elizabeth ise bekler. Çünkü Zweig’e göre Elizabeth’in en büyük silahı zamandır.
Sonunda Mary, Babington Komplosu ile ilişkilendirilir. Zweig burada çok nettir:
Mary bu komplonun merkezinde değildir, ama tamamen masum da değildir. En büyük suçu, umut etmeye devam etmesidir. Bu suçlama idamla sonuçlanmış ve Mary Stuart 1587 yılında idam edilmiştir. İdam anında bile sakin ve onurlu bir tavır sergilemiştir.
İdam kararı çıktığında Mary değişir. Zweig’e göre Mary ilk defa gerçek bir kraliçe olur. Artık korkmaz, yalvarmaz, hesap yapmaz. İdam sahnesi kitabın en güçlü bölümüdür. Mary sakin, ağırbaşlı ve onurludur. Ölümde bile Elizabeth’ten daha büyüktür.
Mary Stuart idam edildikten sonra hikâye bitmez. Çünkü kitabın sonunda Mary’nin oğlu James sahneye çıkar. Annesi idam edildiğinde James artık güçlüdür. İsterse bu idamın hesabını sorabilir. Ama yapmaz. Zweig burada çok acı bir gerçeği gösterir:
James artık bir evlat değil, bir hükümdardır. Ve hükümdarlar, annelerini değil tahtlarını korur.
Elizabeth ölür. Ardından İngiltere tahtına Mary Stuart’ın oğlu James çıkar ve Iskocya ve İngiltereyi birleştirir. Yani Elizabeth’in yıllarca korktuğu şey gerçekleşir. Mary’nin kanıyla açılan yol, sonunda oğlunu tahta taşır. Zweig bu durumu tarihin acı ironisi olarak verir.
Kitap şu duyguyla kapanır:
Elizabeth kazanmıştır, çünkü hayatta kalmış ve iktidarı elinde tutmuştur.
Mary kaybetmiştir, çünkü idam edilmiştir.
Ama insan olarak bakıldığında, Mary daha canlı, daha gerçek, daha insandır.
Elizabeth aklıyla hükmetmiştir.
Mary kalbiyle yenilmiştir.
Tarih ikisini de yazar ama acıyarak hatırladığı Mary’dir.