Mary daha doğduğu anda kaderi belirlenmiştir. Babası ölür, kendisi henüz altı günlükken İskoçya Kraliçesi olur. Bu, onun hayatındaki ilk büyük talihsizliktir. Çünkü Mary hiçbir zaman “normal” bir insan gibi yaşamaz; hep başkalarının beklentileriyle çevrili olur.
Mary Stuart daha beş yaşındayken, İskoçya’daki karışıklıklar ve İngiltere tehdidi yüzünden bir gemiye bindirilerek Fransa’ya gönderilir. Bu kaçış onun kaderindeki ilk büyük kopuştur. Çocuk yaşta ülkesinden ayrılır ve bir daha asla gerçek anlamda ait hissedemez. Fransa sarayı onu korur, kollar, süsler. Zweig’e göre Mary burada “fazla narin” yetiştirilir. Siyasetin sertliğini değil, duyguların cazibesini öğrenir.
Mary çocukluğunu Fransa’da geçirmiştir.Zweig burada özellikle şunu vurgular:
Mary fazla zarif, fazla duygusal ve fazla romantik yetiştirilmiştir. Fransa sarayı ona siyaseti değil, aşkı, estetiği ve duyguları öğretir. Bu da ileride onun en büyük zaafı olacaktır. Fransa’da iyi bir eğitim almış, saray yaşamını öğrenmiş ve Fransız Kralı II.Fronçois ile evlenerek kısa bir süre Fransa Kraliçesi olmuştur. Kısa süreliğine Fransa Kraliçesi olur. Ama Zweig’e göre bu dönem Mary’nin en mutlu ve en korunmuş olduğu zamandır. Kocasının ölümüyle bu korunaklı hayat biter. Mary artık tek başınadır.
Mary İskoçya’ya döndüğünde ülke büyük bir değişim içindedir. Halkın ve soyluların çoğu Protestan olmuştur, Mary ise Katoliktir. Bu durum onu daha baştan zor bir konuma sokmuştur. Ama asıl sorun din değildir. Asıl sorun, Mary’nin siyaseten sert olamaması, sürekli uzlaşmaya çalışmasıdır. Zweig burada Mary’yi çok net eleştirir:
Mary bir hükümdar gibi değil, bir kadın gibi davranır. İnsanları kazanmak ister, korkutmak istemez. Üstelik İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth’in de taht üzerindeki haklarını tehdit eden bir figürdür. Bu