Kazuo Ishiguro bu romanda okura büyük bir hakikat sunmaz; daha çok bir his bırakır. Anlatı ilerledikçe, okur da tıpkı romandaki çocuklar gibi, olan biteni tam olarak bilmeden, yavaş yavaş bir gerçeğin varlığını sezer. Büyük açıklamalar yoktur; hakikat, parçalar halinde sızar. Kimi okuyucu için okuma deneyimini zorlu yapan bu anlatım biçimi, bir yetiştirme yurdunda büyüyen çocukların deneyimine çok yakındır: Adı konmamış ama her zaman hissedilen bir kader bilgisi.
Ergenlik çağında, cinsellikle meşgul olması beklenen çocuklara bir anda hayatlarının tamamını belirleyen bir bilgi verilir. Bu bilgi doğrudan değil; şakayla, ima ile, oyunla taşınır. “Bir fermuar açıp karaciğerimi vereceğim” türünden şakalar, inkârın değil; alıştırmanın aracıdır. Organ bağışı korkuyla değil, oyunlaştırılarak dolaşıma girer. Mizah burada gülmek için değil; yaklaşan gerçeğe dayanabilmek içindir.
Romanla ilgili en sık sorulan soru şudur: Neden başkaldırı yok?
Ama mesele yalnızca isyan edip etmemek değildir. Asıl soru, neye isyan edilebileceğinin sınırının nerede çizildiğidir. Klonlandıkları insanların “ayak takımı” olduğunu öğrenince öfkelenen Kathy’i görürüz; bağışçı olmayı ertelemek için yolların arandığına tanık oluruz. Ama “organımı vermek istemiyorum” düşüncesi hiç akla gelmez. Bu, basit bir boyun eğişten çok, çoktan içselleştirilmiş bir kabullenişi çağrıştırdı bana. Roman, isyan ile kabulleniş arasındaki bu gri alanı didikler.
Hailsham’dan başka bir dünya bilmezler. Kulübelere geçtiklerinde bile özgürlük değil, şaşkınlık yaşarlar. Ne yapacaklarını bilemezler; çünkü “ne yapabilirim?” sorusu onlara hiç öğretilmemiştir. Kaçmak için gerekli donanım –kimlik, beceri, dünya bilgisi, hayatta kalma kapasitesi– onlarda bilinçli olarak yoktur. Daha da önemlisi, kaçmayı hayal edebilecek bir iç alanları hiç oluşmamıştır. Bu çocukların geçmişi yoktur: aileleri, geldikleri bir yer, anlatılabilir bir hikâyeleri yoktur. Belki de bir gelecek tahayyül edebilmek için önce bir geçmişe ihtiyaç vardır. Geçmişsiz bırakılan, geleceğini de kendisi kuramaz; ona verilen geleceği kabul eder.
Romana dair en sık sorulan sorulardan biri, “Klonların ruhları var mı?” sorusudur. Madam’ın “onlara robot gibi davranamazsınız” ısrarı, bu soruya verilmiş geç kalmış bir yanıt gibidir. Sanatın —özellikle resmin— bu dünyada bu kadar merkezde olması tesadüf değildir. Çocukların çizimleri, onların ruhlarının kanıtı olarak görülür; yaşam hakları, neredeyse yalnızca bir şey üretebiliyor olmalarına indirgenir.
Oysa ruhu inkâr etmek, aslında sorumluluğu inkâr etmektir. Çünkü ruhu kabul etmek, yapılanın ağırlığını; sürdürülen sistemin etik bedelini kabul etmek anlamına gelir. Bu nedenle mesele, klonların ruhu olup olmaması değildir. Asıl mesele, ruhları olanlarla ne yapılacağını bilemeyen bir dünyanın, onları yok saymayı tercih etmesidir. Ama eğer bir tartışma var ise elimizde tuttuğumuz şey, bu tartışmanın cevabıdır: Bir klonun hikâyesi. Hatırlayan, seçen, bastıran, anlamlandıran bir anlatıcı. Psikanalizde insanı insan yapan şeylerden biri tam da budur: kendi hikâyesini anlatabilmek. Hikâyesi olan bir öznenin ruhu vardır.
Dışarıdaki “normal” insanlarla karşılaşma sahnelerinde hissedilen utanç da bu bağlamda yer değiştirir. Klonlardan “büyük bir örümcek görmüşçesine” uzaklaşan bakışlar… Peki bu utanç kime aittir? Ciğerini alabilecek olanlara mı, yoksa onların ölümü inkârları ve arzuları uğruna yaratılan klonlara mı? Taşınması gereken ama taşınmayan bir utanç vardır; onu klonlar sırtlanır.
Bu romandan bana kalan temel soru şu: Kim daha insan?
Klonları üretenler “insan” olsa da, bir sanat eserinin sanatçısını aşması az rastlanır bir durum değildir. Belki de burada da olan budur.
Ölüm insani olandır. Ölümü kabul etmek, insan olmanın ayrılmaz bir parçasıdır. Beni Asla Bırakma, sanki ölümü inkâr eden, onu ertelemeye çalışan ve bu inkârın bedelini başkalarına ödetenlerle; ölümü kabul etmiş olanlar arasında geçen bir hikâye anlatır. Organ bağışı sıralarındaki uzun kuyruklar, bu inkârın ne kadar gündelik, ne kadar sıradanlaştığını gösterir.
Ölümü reddetmenin bedeli nedir?
Ve belki de asıl soru: Bu bedeli kim öder?
Bazı hayatlar daha uzun, daha sağlıklı, daha “güzel” yaşanabilsin diye; bazı hayatların daha en baştan feda edilmesi…
Tanıdık değil mi?
Daha fazla incelemelerim için hesabımı takip edebilirsiniz, teşekkürler
instagram.com/yakinokumalar?i...