Puan vermedi·82 syf.··
2026 11. kitabı
·
12 saatte okudu
·
Okunma: 03 Şubat 2026 11:28
Bu risale, 1909 yılındaki 31 Mart Hadisesi sonrası kurulan askeri mahkemede (Sıkıyönetim Mahkemesi diye bildiğimiz mahkeme bu) Said Nursi’nin-Bediüzzamanın-üstadın yaptığı "efsanevi" savunmanın metne dökülmüş halidir. Duygularımla söyleyecek olursam bu tam anlamıyla üstadın "nabız tutması." Hala aynı atıyor. Mahkeme salonunun penceresinden dışarıdaki darağaçlarını görerek savunma yapmış, "Zalimler için yaşasın cehennem!" nidasını ilk kez burada seslenmiş. ÇOK ÇOK ÇOK iyi. Hangi birini yazayım bilmiyorum, 80 sayfa bir risale ama tespitler harika; Ulema için: Din adamlarının toplumu birleştirmesi gerektiğini, ayrıştırıcı bir dil kullanmamaları gerektiğini vurgular ki bence tespitin kralıdır. Avrupa için: Batı'nın tekniğini ve fen bilimlerini almayı, ancak ahlaki yozlaşmasını reddetmeyi savunur ki bir Japonya örneği var imzamı atarım altına bugün de. İslam için: Müslümanların birliğinin ancak hürriyet ve eğitimle mümkün olacağını anlatır ki bu da değişmiş değildir. Çok çok konuşulabilecek bir risale, eminim konuşulmuştur da ama ne benim ufkumla daraltmak isterim kapsamını ne de kimseye sanki özetler gibi engel olmak isterim okumasına. Şu adama ölüp bayılanlar bunları ne kadar okuyor bilemiyorum, eğer okuyorsa neden hala hiçbir şey değişmemiş onu da bilemiyorum. Ya üstad fikirleri en zor şartlarda, idam sehpasının gölgesinde savunmuş, siz şimdi ehveni şer bilmem ne deyip enlerin altına imza attığınızın farkında mısınız? Üstelik hepsini de üstad da böyle yapardı diye. Puf. Valla yerim durumum dar olmasa daha neler diyeceğim de neyse. En azından benim çıkarabildiğim kadarıyla herkesin anlayabileceği şekilde şöyle basite indirgeyebileceğim bir tespiti var; Hamiyetperverler: Vatanını seven ama dini ihmal edenler. Dindarlar: Dinini seven ama dünyadaki gelişmelere ve hürriyete mesafeli duranlar. Çözüm: Üstad bu iki grubu "aklın nuru" (fen bilimleri) ile "kalbin ziyası" (dini ilimler) noktasında birleştirmeye çalışır. O kadar zor değil. Zorlaştırıyoruz. Neden bilmem ama biz hep zoru seçiyoruz. Ya şeriat deyip sosyal hayat yokmuş gibi davranmaya düşündürmeye sevk ediyoruz insanları ya da laiklik deyip din yokmuşçasına yine düşünmeye ve davranmaya zorluyoruz insanları. Olmaz. Bu olamaz. Yine hastasın deyip geçmiyor adam tek tek açıklıyor; 1.Hastalık: "Bizden bir şey olmaz" duygusu ve karamsarlık. Üstad bunu "korkunç bir hastalık" olarak niteliyor. Reçete: Ümit. Kur'an'daki "Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin" ayetini esas alıyor. Ümit, ilerlemenin motorudur. Ümit varsa, aksiyon vardır. Net. 2. Sıdkın (Doğruluğun) İhyası Hastalık: Siyasi ve sosyal hayatta yalanın yerleşmesi. Reçete: Doğruluk (Sıdk). Üstad'a göre İslamiyet'in esası sıdıktır. Yalan, manevi bir zehirdir ve toplumsal güveni yok eder. Hayatın merkezine "doğruluğu" koymak, sosyal bağları yeniden kurar. Bugün kim kime güvenebiliyor???? 3. Muhabbete Muhabbet, Husumete Husumet Hastalık: Müslümanların birbirine düşmanlık beslemesi (adavet). Reçete: Sevgi. "Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur" der hep. Yani, birine düşmanlık etmek yerine, düşmanlık duygusunun kendisine düşman olmak gerekir. İnsanları değil, yanlış fikirleri hedef almak esas olmalıdır ve bu çok çaba isteyen bir mesele bence. 4. Marifet ve Şura (Danışma) Hastalık: Şahsi görüşlere hapsolmak, ortak akıldan kopmak ve cehalet. Reçete: Meşveret-i Şer'iyye. Bugünün diliyle "ortak akıl" veya "demokrasi kültürü". Hiç kimsenin tek başına tam hakikate sahip olamayacağını, bu yüzden fikir alışverişinin (meşveretin) bir zorunluluk olduğunu savunur. Meşhurdur ya, her söylediğin doğru olsun, hak yalnız benimdir deme gibi bir cümle. 5. Şahsi Menfaati Terk, Toplumsal Faydayı Esas Alma Hastalık: "Ben tok olayım da başkası acından ölse ölsün" bencilliği. Reçete: Himmet. Kişinin himmetini (çabasını) sadece kendi nefsi için değil, milleti için harcamasıdır. "Kimin himmeti milleti ise, o tek başına bir millettir" sözü bu reçetenin özetidir. 6. İzzet-i İslamiye ve Ecnebi-yabancı-gayri muslim Tahakkümünden Kurtulmak Hastalık: Batı karşısında aşağılık kompleksi ve taklitçilik. Reçete: İman ve Şahsiyet. Müslümanların kendi değerlerini bilerek, Batı'nın sadece bilim ve tekniğini alıp, kendi ruh köklerine dönmesidir. Bu, bir nevi "özgüven" inşasıdır. Bu da rahmetli Fuat Sezgin hocanın dediğine gelir. Ya da onun dediği buradan gelir. Saatlerce yazabilirim, gerçekten, ama mecburen keseceğim ki herkes kendi süzgecinden okusun ve büyüteci ile baksın.1 kişi dahi şu risaleyi benden dolayı okuyup da gafil kafama bir tokmak dese bana kar odur. Evet bence Divan-ı Harb-i Örfi, "ölüm kalım" anında bile geri adım atmayan, dinin özündeki hürriyetçi ruhu askeri bir mahkemenin yüzüne haykıran bir adamın manifestosudur. Ekmeksiz yaşarım hürriyetsiz yaşayamam diyen bir adamın ultimatom ve manifesto arası bir risalesi diyeyim. Unutmadan şunu da yazmak istiyorum, ben kimseyi dinleyemiyorum, yani herhangi bir hoca ben de hiçbir etki yapmaz diye düşünüyorum çünkü hepsi bir yerde bir şeye bir yere bağlıyor, istemez, Allah vermiş bize de bir şeyler idare ediyoruz. Üstadın şu paragrafını okuyunca hah dedim bir daha; Ben vaizleri dinledim. Nasihatları bana tesir etmedi. Düşündüm. Kasavet-i kalbimden başka üç sebeb buldum: Birincisi: Zaman-ı hazırayı zaman-ı salifeye kıyas ederek yalnız tasvir-i müddeayı parlak ve mübalağalı gösteriyorlar. Tesir ettirmek için isbat-ı müddea ve müteharri-i hakikatı ikna lâzım iken ihmal ediyorlar. İkincisi: Bir şeyi tergib veya terhib etmekle ondan daha mühim şeyi tenzil edeceklerinden, muvazene-i şeriatı muhafaza etmiyorlar. Üçüncüsü: Belâgatın muktezası olan hale mutabık, yani ilcaat-ı zamana muvafık, yani teşhis-i illete münasib söz söylemezler. Güya insanları eski zaman köşelerine çekiyorlar, sonra konuşuyorlar. Divan-ı Örfi - 80
Risale-i Nur
Divan-ı Harb-i ÖrfîBediüzzaman Said Nursî · Envar Neşriyat · 1990328 okunma
·
78 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.