Kanını Satan Adam’da okuru büyük sloganlarla, yüksek sesli ideolojik nutuklarla değil; beden üzerinden kurulan sessiz bir trajediyle karşılar. Romanın merkezinde yer alan Xu Sanguan, tarihsel bir dönemin “kahramanı” değildir. O, hayatta kalmak için vücudundan başka sermayesi kalmamış sıradan bir insandır. Tam da bu yüzden anlatı güçlüdür.
Roman boyunca kan satmak, yalnızca ekonomik bir zorunluluk değil; insanın kendi bedenine yabancılaşmasının sembolüne dönüşür. Xu Sanguan her kan verdiğinde biraz daha eksilir; fakat bu eksilme dramatik bir çığlıkla değil, neredeyse rutin bir gündelik iş gibi anlatılır. Yu Hua’nın asıl sarsıcı hamlesi de buradadır: acı, bağırmaz; sessizce yerleşir.
Eserde dikkat çeken bir diğer nokta, ahlaki değerlerin koşullara göre nasıl şekil değiştirdiğidir. Köyde “sağlamlık” göstergesi olan kan satma eylemi, şehirde aşağılanma sebebine dönüşür. Aynı beden, aynı kan; fakat farklı toplumsal bağlamlarda farklı anlamlar yüklenir. Bu durum, romanın birey–toplum ilişkisine dair en güçlü eleştirilerinden biridir.
Yu Hua, yoksulluğu romantize etmez; ama onu estetize de etmez. Açlık, aşağılanma ve çaresizlik, süslü betimlemelerle değil, olması gerektiği kadar soğuk ve sıradan aktarılır. Okur bu yüzden üzülmekten çok rahatsız olur. Çünkü anlatılanlar istisnai değil, sistematik bir yoksunluğun sonucudur.
Kanını Satan Adam, büyük tarihsel olayların bireyin hayatında nasıl sessiz bir tahribata yol açtığını gösteren bir romandır. Kitap bittiğinde geriye kalan şey, bir kahramanlık hissi değil; şu sorudur:
“Bir insan ailesini yaşatmak için ne kadarını feda edebilir ve bunu yaparken hâlâ insan kalabilir mi?”
Yu Hua bu soruya cevap vermez. Okuru, o cevapsızlıkla baş başa bırakır.
Sessiz. Sade. Uzun süre akılda kalan bir roman.