YAŞANMAMIŞI YAŞANMIŞ KILMAK
Puan vermedi·592 syf.··
Beğendi
·
2026 11. kitabı
·
19 günde okudu
·
Okunma: 03 Şubat 2026 00:00
19 günlük okuma sürecimde kitaptaki yoğun duygulara eşlik etmek, kıyıda köşede kendime bir yer bulma çabası benim için kıymetliydi. Gelelim bu yoğun okuma sürecine. Dışarıdan bakıldığı müddetçe saplantılı bir aşkın ve cinselliğin göründüğü kitaba yaklaştığımız zaman işin aslının öyle olmadığı anlaşılıyor elbette. Evet, bir aşk pek tabii vardır. Bu aşk ana karakter Kemal'in de kabul ettiği üzere takıntılar barındırıyor içinde. Füsun'un her anına, her eşyasına bu kadar bağımlı olmak, takıntılı olmaktır haliyle. Romanın arka planındaki toplumsal, ve siyasi yaşamı göz ardı etmek kitabı tam manasıyla sindirmenin önünde büyük bir engeldir. Bundan sebep bu durum hakkında konuşmak isterim. Kitabın büyük bölümünün yaşandığı zamanlar Türkiye için çok sancılı süreçleri gözler önüne sermektedir. Kırılma noktası olan 80 darbesinin öncesi ve sonrasını Orhan Pamuk bir burjuvanın ağzından anlatmıştır. darbe öncesi İstanbul'u, genel hatlarıyla da Türkiye'yi izlemiş oluruz. Siyasi yaşamın insanın hayatına nüfuz ettiği birçok nokta, hatta tüm noktalar olduğu gibi kitapta özellikle bazı belirli olayları ve bazı sektörlerin hallerini anlamak için kitap bize farklı bakış açıları sunar. Darbe öncesi ve sonrası Türkiye'deki filmcilik sektörü çok başarılı bir şekilde anlatılmıştır. Hayatları kaydırılan aktrisler, aktörler, bankerler, gazete dedikoduları, Yeşilçam'ın seks furyası dönemleri, sinema sektöründe dönen dolaplar, dostluklar, düşmanlıklar, meyhaneler... Kimi yerlerde bir belgesel havası verir insana bu. Siyasi olaylara tekrar dönelim: Ülkemizin sancılı süreçleri demiştik. 12 Mart'tan sonra Fidan'ların idamıyla çalkalanan ve adım adım darbeye sürüklenen zamanlarda sağ-sol çatışmalarının en üst düzeyde olduğu, ölümlerin ortasında kalınan zamanlarda bir burjuvanın aşk hikayesi bu. Kahveler taranıyor, sokak ortasında insanlar öldürülüyor ve ana karakter bunlardan uzak bir şekilde kısa yorumlamalarıyla olayın ne kadar uzağında kalırsa o kadar iyi olduğunu düşünüyor. Bir burjuva doğası gereği bunu yapmak durumundadır. Olayın bir de darbe sonrası kısmı var elbette. Sokağa çıkma yasakları, sıkı kontroller, yine idamlar... Bu dönemin İstanbul'unu yazarımız yine çok başarılı bir şekilde anlatıyor. Gözlemleri Türkiye tarihinin ironik, trajik yönlerini de gösteriyor. Bu duruma bir alıntı eklemek isterim: "1934'te Atatürk'ün bütün Türk milletine soyadı almasını şart koşmasından sonra, İstanbul'da yeni yapılan pek çok binaya aile adları verilmeye başlanmıştı. O zamanlar İstanbul'da sokak adları ve numaraları tutarlı olmadığı ve tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi, büyük ve zengin aileler, içinde hep birlikte oturdukları büyük konaklarla, binalarla özdeşleştirildikleri için bu yerindeydi. (Hikâyemde sözünü edeceğim pek çok zengin ailenin kendi adını taşıyan bir apartman vardır.) Aynı yılların bir başka eğilimi, binalara yüce ilkelerin, değerlerin adlarını vermekti; ama annem yaptırdıkları apartmana "Hürriyet", "İnayet", Fazilet" gibi adlar verenlerin, aslında bütün hayatlarını bu değerleri çiğneyerek geçirmiş kişiler arasından çıktığını söylerdi. Merhamet Apartmanı'nı, Birinci Dünya Savaşı sırasında şeker ticareti yapan karaborsacı yaşlı bir zengin, vicdan azabıyla yaptırmaya başlamıştı. Adamın apartmanını vakfedip gelirini fakirlere dağıtacağını anlayan iki oğlu (birinin kızı ilkokulda sınıf arkadaşımdı), babalarının bunadığını doktor raporuyla kanıtlayıp onu düşkünler evine atmışlar, binaya el koymuşlar, ama çocukluğumda benim tuhaf bulduğum adını değiştirmemişlerdi." (sayfa 29) İstanbul dedik. Bu konudan bahsetmemek olmaz. Kemal ile birlikte sürükleniyoruz Beyoğlu'nda, Çukurcuma'da, nerelerde nerelerde... O sokaklar, deniz kıyıları bazen bir rüya gibi, bazen de bir kabus gibi yansır bizlere. Çünkü onların rüya ya da kabusa dönüşmesi insanın ruh haliyle, yaşantısıyla paralel ilerler. Mutlu geçtiği sokak, tek bir anıyla girmekten korktuğu sokaklara dönüşebiliyor insanın. Bir insanın bir insanın hayatına ne denli etki edebileceği burada çok net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Bir sokak, herhangi bir eşya, nasıl da tesellisi olabiliyor insanın. Bu bazı kesimlerce abartılı bir aşk hikayesi olarak anılsa da yazar bu konuya şöyle değinir: "Masumiyet Müzesi aşkı abartmak için değil, anlamak için yazıldı." Gerçekten de önyargılardan uzak bir şekilde anlamaya çalışmak kitabı defalarca kat daha verimli bir hale getirir. Kitabın birçok noktaya temas etmesiyle ayrıca beğendiğimi söyleyebilirim. Toplumsallıktan bahsettik. İşin felsefi kısmından da bahsetmek isterim. Orhan Pamuk insanın içinde bulunduğu zamanı Aristo'nun teorileriyle gayet başarılı bir şekilde açıkladığı gibi, bunu mutluluk, acı, aşk kavramlarına da yerleştiriyor. Durum bir aşk hikayesinden ziyade bir varoluşa, yok oluşa sürüklüyor karakteri. Bahsettiğim bu kavramlar ana karakterin çevresi, aile yapısı, dünyaya bakış açısıyla birlikte uzun uzun okuyucuya sunuluyor. Bir yandan bu sorgulamaların içine sürüklüyor roman bizi. Bununla birlikte zaman, mekan, eşya, aşk, acı, aile, değer, bekaret, medeniyet, ölüm, gibi ciddi kavramların içinden kaçmadan dönüp duruyoruz. Ki bu bahsettiğim kavramlardan kaçabilenini pek görmedim. Kaçtığını sananlar ayrı. Müzenin fiziksel olarak var olması ise kitabı çok daha özgün bir hale getirmiştir. Müzeye gitmek daha nasip olmasa da bazı videolardan içerisindeki eşyaları gözlemlemeye çalıştım. Eşyaları bulmak ve yaşanmamış bir olayı bu kadar yaşanmış kılmak büyük bir takdir konusudur. Sigara izmaritleri, tokalar, kıyafetler, diş fırçaları, küpeler, şişeler, ayakkabılar, mektuplar... Romanın içindeki emekten de konuşmak gerekir. Ciddi araştırılmalar ve gözlemler yapılmadan böyle bir romanın yazılmasının neredeyse imkansız olduğunu okurlar anlayacaklardır. Hiçbir detayı atlamadan "işte aşk böyle anlatılır ve anlamlandırılabilir"e en iyi örneklerden biridir. "Aslında kimse, onu yaşarken hayatının en mutlu anını yaşadığını bilmez. Bazı insanlar kimi coşkulu anlarında hayatlarının o altın anını "şimdi" yaşadıklarını içtenlikle (ve sık sık) düşünebilir ya da söyleyebilirler belki, ama gene de ruhlarının bir yanıyla bu andan da güzelini, daha da mutlu olanını ileride yaşayacaklarına inanırlar. Çünkü özellikle gençliğinde, hiç kimse bundan sonra her şeyin daha kötü olacağını düşünerek hayatını sürdüremeyeceği gibi, insan eğer hayatının en mutlu anını yaşadığını hayal edebilecek kadar mutluysa, geleceğin de güzel olacağını düşünecek kadar iyimser olur. Ama hayatımızın, tıpkı bir roman gibi artık son şeklini aldığını hissettiğimiz günlerde, en mutlu anımızın hangisi olduğunu benim şimdi yaptığım gibi hissedip seçebiliriz. Yaşadığımız bütün anlar içerisinde neden bu anı seçtiğimizi açıklamak da, kendi hikayemizi bir roman gibi yeniden anlatmayı gerektirir elbette. Ama en mutlu anı işaret ettiğimizde, onun çoktan geçmişte kaldığını, bir daha gelmeyeceğini, bu yüzden bize acı verdiğini de biliriz. Bu acıyı dayanılabilir kılan tek şey, o altın andan kalma bir eşyaya sahip olmaktır. Mutlu anlardan geriye kalan eşyalar, o anların hatıralarını, renklerini, dokunma ve görme zevklerini bize o mutluluğu yaşatan kişilerden çok daha sadakatle saklarlar." (sayfa 84) İyi okumalar.
Edebiyat
Masumiyet MüzesiOrhan Pamuk · İletişim Yayınları · 200860,4bin okunma
·
99 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.