Dava, varoluşsal bunaltıyı anlatma iddiasında olup, bunu okuru bilinçli şekilde yoran bir karmaşaya dönüştürüyor. Evet, Kafka’nın derdi belli: Anlamsız bürokrasi, görünmez iktidar, insanın ezilişi… Ama roman, bu derdi anlatırken okura neredeyse düşman kesiliyor. Belirsizlik, bilinçli bir tercih olabilir; fakat bu belirsizlik bir yerden sonra derinlik değil, düpedüz tekrar ve oyalama hissi veriyor.
Roman boyunca “suç”un ne olduğu hiç netleşmez. Bu, sembolik olarak anlamlı olabilir ama anlatı açısından ciddi bir tıkanıklık yaratır. Okur, Josef K.’nın neden sürüklendiğini anlamadığı bir döngünün içinde boğulur. Bu da empati kurmayı zorlaştırır. Karakter, bir trajedinin merkezinde değil; sanki yazarın fikrini taşımak için dolaştırdığı bir kukla gibidir. İnsanî yönü zayıf kalır.
Bürokrasi eleştirisi keskin olmak istiyor ama sahneler uzadıkça aynı duyguyu tekrar tekrar üretmekten öteye geçemiyor. Mahkeme odaları, memurlar, karanlık koridorlar… Atmosfer var ama dramatik ilerleme yok denecek kadar az. Bu da romanı, “anlatacak tek bir cümlesi olan uzun bir metin” gibi hissettiriyor: İktidar anlamsızdır ve insanı ezer. Bunu anladık; peki sonra?
Üstelik dil ve kurgu, okuru içine çekmek yerine dışarı itiyor. Merak duygusu değil, sabır testi yaratıyor. Bir noktadan sonra “bu bunaltı edebi bir tercih mi, yoksa metnin kendi hantallığı mı?” sorusu kafada beliriyor. Okurun zihnini açmak yerine, üstüne ağırlık bindiren bir yapı var.
Sonuç olarak:
Dava, fikir olarak güçlü; edebi deneyim olarak yorucu ve tekdüze. Varoluşsal kaygıyı anlatmak uğruna hikâyeyi feda ediyor. Seveni için “kült”, eleştirel bakan içinse fazlasıyla abartılmış bir roman. Kafka’nın meselesi önemli; ama Dava, o meseleyi okurla sağlıklı bir bağ kurarak anlatmayı başaramıyor.