Dan Brown bu romanda bana şunu fısıldıyor:
İnsan iyiyi ve kötüyü dışarıda aramayı sever, çünkü içeride aramak cesaret ister.
Melekler ve Şeytanlar yüzeyde bilim–din çatışması gibi dursa da aslında daha derin bir meseleyle uğraşıyor: hakikat kimin tekelindedir?
Bilim mi? Din mi? Yoksa ikisi de mi yalnızca insanın anlam üretme araçları?
Roman boyunca fark ettiğim şey şu oldu:
Sorun Tanrı’nın varlığı değil, Tanrı adına konuşma yetkisi.
Sorun bilimin ilerlemesi değil, bilimin ahlâksız bir iktidar aracına dönüşmesi.
Dan Brown , bilimi kutsallaştırmıyor; dini de şeytanlaştırmıyor.
İkisini de insanın elinde tehlikeli ama vazgeçilmez araçlar olarak sunuyor.
Ben bu kitabı okurken şunu düşündüm:
İnsan gerçeği değil, kendi düzenini korumak ister.
Hakikat ise çoğu zaman düzen bozucudur.
Bu kitapta benim için iki karakter özellikle önemli oldu.
Çünkü biri aklın sınırlarını, diğeri vicdanın eşiğini temsil ediyor.
robert langdon
Langdon bir kahraman değil, bir denge noktasıdır.
Ne inancı reddeder ne de onu temsil eder.
Sembollerin değil, onları okuyan zihnin peşindedir.
Hakikati tekleştirmez, bilgiyi iktidara çevirmez, şüpheyi zayıflık değil erdem sayar.
Gücü buradan gelir: kesin konuşmaz.
vittoria vetra
Vittoria romanın vicdanıdır.
Bilimi savunur ama kutsamaz.
İnanca mesafelidir ama insanın inanma ihtiyacını inkâr etmez.
Bilim “ne”yi açıklar; “niçin” sorusu insana aittir.
Bilim kibirle birleştiğinde durur; bu korku değil, ahlâktır.