Uçurtma Avcısı’nı okurken insan bazen sayfayı kapatıp derin nefes alıyor. Amir’in suskunluğu, Hasan’ın sessiz sadakati… İhanet bazen bir şey yapmakla değil, bir şey yapmamayı seçmekle oluyor. En ağır yük de bu galiba: susmanın vicdanı.
Bu kitap çocukluğun masumiyetini, korkunun nasıl bir insanı içinden yaraladığını anlatıyor. Afganistan sadece bir mekân değil; yıkılmış evlerin arasında yıkılmış kalpler var. Savaş uzakta gibi duruyor ama en çok çocukların içine düşüyor.
En çarpıcı olan şu:
İnsan bazen affedilmekten çok, kendini affedememekle sınanıyor. Amir’in yolculuğu bir kaçış değil; yüzleşme. “İyilik” bazen çok geç geliyor ama yine de geliyor.
Kitabın kalbi şu cümlede atıyor sanki:
“İyilik için bir yol her zaman vardır.”
Uçurtma Avcısı’nı bitirince şunu düşündüm:
Geçmiş geçmiyor.
Ama insan cesaret ederse, yarasına dokunup iyileştirmeye çalışabiliyor.
Ve bazen bir uçurtma, bütün bir pişmanlığın gökyüzüne bırakılması oluyor.